Kırk Yıllık Hatır
1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.
Kırk yıldır aynı hatta çalışan bir kaptan, emekliliğinden önceki son haftasında Boğaz’ı anlatıyor.
1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.
1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.
İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.
25 Ekim’deki KPSS Ortaöğretim’e yaklaşık üç milyon kişi başvurdu. Sınavdan sonra “saltanat ne zaman kaldırıldı” gibi aramalar patladı. Sınav nasıl geçti, bundan sonra ne olacak, puan neye yarayacak?
Kapalıçarşı’nın hanlarında elle çalışan son kuşak ustalar, makinenin kırk saniyede yaptığını hâlâ bir buçuk saatte yapıyor. Zincirli Han’da bir hakkâkın tezgâhı başında bir hafta.
Yayın kurulumuzun bu hafta okumanızı istediği yazılar.
Emirgan’da lalelerin önünde fotoğraf çektiren herkes bir devrin adını anar. Oysa o devri yaşayanlar ona hiç Lale Devri demedi; adı yaklaşık iki yüz yıl sonra kondu.
Johannes Kepler, gezegenlerin yasalarını bulurken bir yandan da Ay’a giden bir çocuğun hikâyesini yazdı. O hikâye, yıllar sonra annesinin cadılıkla yargılandığı davada aleyhine kullanılacaktı.
Hüzün, gönül, keyif ve yakamoz başka dillere geçerken bavullarının bir kısmını sınırda bırakmak zorunda kalıyor; belki de iyi ki.
1941'de üç genç şair, şiirin bütün süslerini kapı dışarı etti ve yerine bir nasırı, bir kundurayı, bir sardalyayı koydu. Orhan Veli’nin Garip’i, hâlâ hafif görünen ama ağır gelen bir devrim.
Bilmeniz gerekenleri anlatan günlük köşe.
14 Ekim’de başlayan sağanak, İstanbul ve Kocaeli’de can kayıplarına, binlerce ihbara ve ağır hasara yol açtı. Sel geçti, ama geride bıraktığı soru hâlâ duruyor: Bu şehirler derelerini neden unuttu?
Kent tarihçisi Sevim Karabulut, İstanbul’un kaybolan bostanlarını, Yedikule marulunu ve bir şehrin kendi sebzesini yetiştirmeyi neden unuttuğunu anlatıyor.
İstanbul’un kafeleri artık kahve için değil, kahvenin fotoğrafı için tasarlanıyor; mahalleler de bu tasarıma ayak uyduruyor.
Şehir uyurken İstanbul’u ayakta tutanlar. Bir taksici, bir fırıncı, bir hemşire ve hiç durmayan metrobüs.
Bir zamanlar şehrin lağımı sayılan Haliç, kıyısında yürüyenleri, oturanları ve balık tutanları sessizce geri çağırıyor.
Kadıköy’de kiralar öğrenci bütçelerini çoktan aştı. Moda’da üç odalı bir evi beş kişiyle paylaşan üniversiteliler, şehirde kalmanın yeni aritmetiğini anlatıyor.
Öğrencilerin şehri, tramvayın şehri, lületaşının ve çiböreğin şehri. Eskişehir, İstanbul’dan iki buçuk saat uzakta, başka bir zaman diliminde yaşıyor gibi.
1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.
Hacivat süslü konuşur, Karagöz düz anlar. Beş yüz yıldır perdede süren bu yanlış anlaşılma, bugün toplantı odalarında, apartman gruplarında ve aile sofralarında devam ediyor.
Rachel Carson, yüzyılın en etkili çevre kitabını hastalığını herkesten saklayarak yazdı. Sessiz Bahar’ın arkasında bir kıyı, bir dostluk ve zamana karşı yapılmış bir yarış var.
Türkiye’de her kuşak Dostoyevski’yi yeniden keşfediyor. Petersburg’un rutubetli odalarında geçen romanlar, İstanbul’un kalabalık vapurlarında neden bu kadar tanıdık geliyor?
Büyük yayınevlerinin vitrinleri değil, küçük yayınevlerinin bodrum katları. İstanbul değil, taşra. Büyük anlatılar değil, kırık hafızalar. Çağdaş Türk edebiyatına bir sonbahar bakışı.
Gümüşsuyu’nun yüz otuz ülkede izlenmesi, Türk dizisinin dünyaya ne sattığını ve karşılığında neyi kaybettiğini sorduruyor.
Hannah Arendt, yirmi iki yaşında, Augustinus’un sevgi kavramı üzerine bir tez yazdı. Sorusu yüzyıllardır aynı: Ölümlü bir şeyi, onu kaybetmekten korkmadan sevebilir miyiz?
İsmet Özel’i okumak, bir şairin değil bir itirazın izini sürmektir. Marksizmden İslamcılığa, oradan milliyetçiliğe uzanan bir yolda değişmeyen tek şey, şiirin kendisine yüklediği ağırlık oldu.
On sekiz yaşında ilk romanını yayımlayan, sonra yirmi yıl boyunca saray saatlerinin çarkları arasına çekilen Şule Gürbüz, Türk edebiyatının en sabırlı ve en tuhaf seslerinden biri.
Woolf’un Londra’sında bir haziran sabahı, Joyce’un Dublin’inde bir perşembe, Atay’ın romanında bir intihar haberi. Modernizm yüz yıl önce romanın saatini durdurdu; biz hâlâ o saatin içinde yaşıyoruz.
Bu haftanın öyküleri ve şiirleri.
Cihangir’deki daireyi satmaya gelen Leyla, anneannesinin komşularının her perşembe hâlâ onun için bir tabak koyduğunu öğrenir.
Emekli edebiyat öğretmeni Nevzat Bey, otuz yıldır her ekim Karamazov Kardeşler’i baştan okur. Bu yıl Eskişehir Garı’nda Ankara’ya giden son treni beklerken, kitabın bitmesine bir bölüm kala biri yanına oturur.
Kütahya dağlarından inip Sakarya’ya karışan bir ırmak, yolunun ortasında bir şehrin içinden geçerken, kıyısında oturan birine ne söyler?
Bir çeviri bürosunda çalışan Leman, bir salı sabahı Eskişehir tramvayında yedi durak boyunca annesini, bir cümleyi ve hiç gönderemediği bir mektubu düşünür.
Bu hafta İstanbul’da görülecek, dinlenecek, tadılacak şeyler.
Yerebatan Sarnıcı’nın serin karanlığından Süleymaniye’nin ışığa boğulmuş kubbesine, Tarihi Yarımada’da bir gün süren ve hiç acele etmeyen bir yürüyüş.
Yirmi iki kişilik bir caz barı, deniz bülteninden besteler, kemençeyle tekno, bir avluda fasıl ve kira artışları üzerine bir şarkı üçlemesi.
Galata Kulesi’nden Rumeli Hisarı’na, Boğaz’ın Avrupa yakasını kıyı kıyı yürümek ve dönüşü vapura bırakmak. Bir Pazar için on iki kilometrelik bir rota.
Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.
Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.