Porsuk
Kütahya dağlarından inip Sakarya’ya karışan bir ırmak, yolunun ortasında bir şehrin içinden geçerken, kıyısında oturan birine ne söyler?

Bir ırmağın ortası olur mu,
diye sordum kendime,
Köprübaşı’nda, ikinci çayın soğuduğu yerde.
Olur, dedi Porsuk,
ben şimdi ortamdayım,
ne geldiğim dağı hatırlıyorum
ne gideceğim nehri biliyorum.
Bir öğrenci geçti, kulaklığında başka bir şehir.
Bir kadın ekmek aldı, ekmeği göğsüne bastırdı
bir çocuğu tutar gibi.
Tramvay çaldı zilini,
kimseye kızmadan,
sadece buradayım demek için.
Ağaçlar sarardı. Bu şehirde ağaçlar
sararmadan önce bir izin ister gibidir,
bir hafta bekler, sonra hepsi birden.
Yapraklar suya düşer,
su onları taşır, sormadan,
gondolun altından, köprünün altından,
benim bakışımın altından.
Bir gondolcu kürek çekti, şarkı söylemeden.
Venedik değiliz, dedi bana, gülerek,
ama su su, kürek kürek.
Haklıydı. Ben de İstanbul değilim,
ama yorgunluk yorgunluk.
Kıyıdaki banka oturdum.
Bir martı yoktu, bir vapur yoktu,
bir ezan bir de düdük arasında
sıkışmış bir an yoktu.
Yalnızca su vardı, kahverengi, sabırlı,
bir yere yetişmeye çalışmayan.
Ortası olur, dedi Porsuk yine,
ırmağın da insanın da.
Ortada insan ne geldiği yeri sayar
ne varacağı yeri.
Ortada insan akar.
Kalktım. Çay soğumuştu.
Köprüden geçerken suya baktım,
bir yaprak beni bekliyormuş gibi döndü
sonra vazgeçti, gitti.
Ben de gittim.
Ama ortada bir yerde,
kahverengi, sabırlı,
bir şey kaldı benden.