Perdede Anlaşamamak
Hacivat süslü konuşur, Karagöz düz anlar. Beş yüz yıldır perdede süren bu yanlış anlaşılma, bugün toplantı odalarında, apartman gruplarında ve aile sofralarında devam ediyor.

Salı sabahı, saat on. Haftalık toplantıda müdürümüz, ekranın öbür ucundan, “Bu çeyrekte sinerjiyi maksimize edip paydaş beklentilerini proaktif biçimde yönetmemiz gerekiyor,” diyor. Bir sessizlik oluyor. Sonra muhasebeden Necati Bey mikrofonunu açıyor: “Yani ne yapıyoruz, mesai mi uzuyor?” Toplantıdaki herkes aynı anda gülmemek için kamerasını kapatıyor. O an aklıma, çocukluğumda bir sünnet düğününde izlediğim beyaz bir perde ve o perdenin arkasından gelen iki ses geliyor: biri her şeyi süsleyen, öbürü her şeyi çıplak bırakan.
Karagöz ve Hacivat’ı hepimiz tanırız, ama çoğumuz onları bir çocuk eğlencesi olarak hatırlarız. Oysa gölge oyunu, Osmanlı’da yüzyıllar boyunca yetişkinlerin, özellikle ramazan gecelerinde kahvehanelerde ve konaklarda izlediği, siyasi taşlamadan cinsel imaya kadar geniş bir yelpazede şakalar yapan bir tiyatroydu. 2009'da UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine alınması, onu bir müze nesnesine dönüştürmedi; çünkü Karagöz’ün asıl konusu hep yaşayan bir şeydi: anlaşamamak.
Gölge oyununun kökeni tartışmalı. En çok anlatılan rivayet, Bursa’da, Orhan Gazi döneminde bir caminin inşaatında geçer. İnşaatta çalışan iki usta, Karagöz ve Hacivat, şakalarıyla diğer işçileri o kadar oyalar ki iş yavaşlar ve ikisi idam edilir. Sonradan pişman olan hükümdarı avutmak için Şeyh Küşteri adında biri bir perde gerer, iki ustanın tasvirlerini kesip arkadan ışık tutar ve onları yeniden konuşturur. Tarihçiler bu hikâyeye ihtiyatla yaklaşır; gölge oyununun Osmanlı’ya Mısır üzerinden geldiğini, on altıncı yüzyıldan itibaren yaygınlaştığını düşünürler. Ama hikâye, gölge oyununun ruhunu doğru anlatır: konuşmayı durduramadığınız insanları, bir perdenin arkasında yeniden konuşturursunuz.
Oyunun tekniği hâlâ büyüleyicidir. Tasvirler deve derisinden kesilir, inceltilip yarı saydam hâle getirilir, boyanır. Hayalî denen oyuncu, tasvirleri değneklerle perdeye bastırarak oynatır, bütün karakterleri tek başına seslendirir. Yardak denen yardımcısı şarkılara eşlik eder. Perdenin arkasındaki ışık, eskiden bir yağ kandiliydi; seyirci, renkli gölgelerin titreyen ışıkta canlandığını görürdü.
Oyunun yapısı da kalıplıdır. Önce Hacivat çıkar ve uzun, süslü, Arapça ve Farsça kelimelerle dolu bir perde gazeli okur; ardından Karagöz’ü çağırır. Karagöz, gürültüyle, sinirle, çoğu zaman uykusundan uyandırılmış olarak gelir. İkisi tartışır, kavga eder, barışır. Sonra mahallenin bütün tipleri sırayla perdeye çıkar: Kastamonulu, Acem, Arnavut, Rum, Yahudi, Ermeni, Laz, Kayserili, zenne, tiryaki, kekeme. Bütün İstanbul, kendi ağzıyla, bir perdenin önünden geçer.
Karagöz ve Hacivat’ın tartışmalarının merkezinde hep aynı şey yatar: dil. Hacivat okumuş, kitabi, her şeyi bilen biridir; ya da öyle görünmek ister. Konuşurken kelimeleri süsler, deyimleri ağırlaştırır, basit bir şeyi ancak üç kat kumaşa sararak söyleyebilir. Karagöz ise okumamış, düz, pratik, açık sözlüdür. Hacivat’ın süslü kelimelerini, kendi bildiği en yakın sesli kelimeyle karıştırır ve her şeyi yere indirir. Hacivat “nezaket” dese, Karagöz pekâlâ “nezle” anlayabilir. Oyunun büyük kısmı, bu türden kelime oyunlarına, ses benzerliklerine, kasıtlı ya da kasıtsız yanlış anlamalara dayanır.
Burada ince bir ironi var. Karagöz, aptal olduğu için yanlış anlamaz. Çoğu zaman, Hacivat’ın süslü dilinin altında bir şey olmadığını, ya da olanın çok basit olduğunu açığa çıkarmak için yanlış anlar. Onun “yanlış” anlaması, aslında bir eleştiri biçimidir. Her toplumda, her dönemde, birileri bilgiçlikle konuşur ve birileri de “yani ne demek istiyorsun?” diye sorar. Karagöz, o sorunun beş yüz yıllık sesidir.
Hacivat’ı da haksız yere kötü göstermeyelim. O olmadan oyun olmaz. Onun süslü konuşması, Karagöz’ün düzlüğünün anlamlı olmasını sağlar. İkisi birbirini tamamlar; tıpkı her toplantıda, her sofrada, her apartman toplantısında birbirine ihtiyaç duyan iki ses gibi. Biri olmadan öbürü komik değildir.
Her Karagöz oyunu, aynı formülle biter. Tartışma kavgaya döner, Karagöz Hacivat’ı döver, Hacivat kaçarken bağırır: “Yıktın perdeyi, eyledin viran; varayım sahibine haber vereyim, heman!” Karagöz de seyirciye döner ve özür diler: “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola.” Yani dilimiz sürçtüyse affedin.
Bu son cümleyi çok severim. Beş yüz yıllık bir tiyatro, bütün o anlaşamamaların, kavgaların, yanlış anlamaların sonunda seyirciden bir şey ister: hoşgörü. Hepimizin dili sürçer; hepimiz bazen Hacivat gibi süslü, bazen Karagöz gibi düz konuşuruz.
O salı toplantısının sonunda müdürümüz, Necati Bey’in sorusuna cevap verdi: “Hayır, mesai uzamıyor. Sadece müşterilerle daha sık konuşacağız.” Herkes rahatladı. Toplantıdan çıkarken Necati Bey’e teşekkür ettim. “Ne için?” dedi. “Perdeyi yıktığınız için,” dedim. Anlamadı. Ama sanırım Karagöz de hiçbir zaman tam anlamazdı.