Beyaz Mermer Masa Rejimi
İstanbul’un kafeleri artık kahve için değil, kahvenin fotoğrafı için tasarlanıyor; mahalleler de bu tasarıma ayak uyduruyor.
Karaköy’de yeni açılan bir kafeye girdiğimde garson bana önce menüyü değil, pencere kenarındaki masayı gösterdi. “Işık orada daha iyi,” dedi. Kahvenin sıcaklığından, sandalyenin rahatlığından, sokağın gürültüsünden söz etmedi; ışıktan söz etti. Haklıydı da: saat on bire doğru vitrinden süzülen güneş, beyaz mermer masanın üzerine bir fotoğraf stüdyosunun yumuşak kutusundan çıkmış gibi düşüyordu. Kahvemi oraya koydum. Fotoğrafını çekmedim, ama çekmediğimi fark etmek için bir an durmam gerekti.
Son on yılda İstanbul’un kafe haritası bir uygulamanın mantığına göre yeniden çizildi. Bunu söylemek artık bir klişe; ama klişenin altındaki mekanizma hâlâ ilginç. Kafe eskiden bir mahalleye hizmet ederdi, bugün bir akışa hizmet ediyor. Bir mekânın başarısı, kaç kişinin oturduğuyla değil, kaç kişinin onu başka bir yerden görüp geldiğiyle ölçülüyor; o insanları getiren şey de kahvenin tadı değil, kare formatta nasıl göründüğü. Sonuç, Moda’dan Cihangir’e, Kuzguncuk’tan Bomonti’ye birbirinin neredeyse aynısı olan bir mekân türü: beyaz mermer masa, terrazzo zemin, köşede devasa bir deve tabanı, duvarda el yazısı taklidi bir neon tabela, fincanın içinde kusursuz bir yaprak deseni. Ben buna, biraz da hayranlıkla, Beyaz Mermer Masa Rejimi diyorum.
Bu rejimin estetiği, tanımı gereği, nereden geldiğini gizler. Bir Karaköy kafesinin fotoğrafı bir Lizbon ya da Seul kafesinin fotoğrafından ayırt edilemez ve bu bir kusur değil, özenle tasarlanmış bir özelliktir. Akışta kaydıran biri için mekân bir coğrafya değil, bir ruh hâli. Bir kafe sahibi bana, iç mimarına verdiği tek talimatın “dünyanın herhangi bir yerinde olabilecek bir yer” olduğunu anlatmıştı. Bunu bir başarı olarak anlatıyordu. Oysa insanlar eskiden başka şehirlere, oradaki yerler kendi şehirlerindekilere benzemediği için giderdi.
Rejimin bir de mimari kuralları var. Pencere artık sokağa bakmak için değil, ışık almak için açılıyor; kuzeye bakan dükkânlar daha kıymetli, çünkü kuzey ışığı sert gölge bırakmaz. Masalar küçülüyor, çünkü büyük bir masada fincan kadraja yalnız düşmez. Duvarlardan biri mutlaka bir yeşil bitki örtüsüne ya da üstünde mekânın adı yazan bir tabelaya ayrılıyor ki fotoğrafı görenler nereye gideceklerini bilsin. Moda’da kafe açan bir arkadaşım, ilk ayın sonunda müşterilerin en çok tuvalet aynasının fotoğrafını paylaştığını keşfetmişti. Ertesi ay aynayı büyüttü. Mimarlık tarihinde bir binanın en çok ziyaret edilen odasının tuvalet olduğu başka bir dönem var mı, bilmiyorum.
Asıl dönüşüm ise mekânların içinde değil, aralarındaki sokaklarda yaşanıyor. Balat bunun en açık örneği. Renkli evleri birkaç yıl içinde dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin fotoğraf durağına dönüştü; insanlar kapı eşiklerinde poz veriyor, balkondan sarkan çamaşırlar kadraja girmesin diye bekliyor. Bir kapıya bantlanmış, “Burası dekor değil, burada insanlar yaşıyor” yazan bir kâğıt görmüştüm. Kiralar yükseldi, bakkallar kafeye, kafeler daha pahalı kafelere dönüştü. Mahallenin fotoğrafı her gün binlerce kez çekiliyor; mahallenin kendisi ise her gün biraz daha az mahalle.
Bu süreç yeni değil; şehirler her zaman görülmek için değişti. Ama eski dönüşümlerle bugünkü arasında bir fark var. Eskiden bir semti değiştiren, oraya taşınanlardı: önce sanatçılar ve öğrenciler, sonra onların peşinden gelen parası olanlar. Bugün bir semti değiştiren, oraya hiç taşınmayan, bir öğleden sonra uğrayıp fotoğrafını çekip giden insanlar. Şehir artık sakinlerine göre değil, ziyaretçilerine göre biçimleniyor ve ikisinin ihtiyaçları birbirinden çok farklı. Sakin bir fırın ister; ziyaretçi bir arka plan. Üstelik bu ekonomide eskimek de hızlı: bir mekân akışta yeterince görüldükten sonra modası geçiyor ve aynı kafe iki yıl sonra kapanıp başka bir adla, aynı mermer masalarla yeniden açılıyor.
Bu rejimin kayıpları da var ve en büyüğü, sanırım, çirkin kafeler. Çay ocağının plastik taburesi, eski bir pastanenin sararmış vitrini, duvarında bir futbol takımının posteri asılı mahalle kahvesi. Bu mekânlar fotoğraflanmak için değil, oturulmak için yapılmıştı. Işıkları kötüdür, masaları sallanır, fincanları birbirini tutmaz. Ama bir yere gerçekten ait olma hissi belki de tam bu uyumsuzluktan doğar. Bir yerde rahat edebilmek için önce o yerin bize bakmadığından emin olmamız gerekir. Beyaz Mermer Masa Rejimi’nde ise mekân her an bize bakıyor, çünkü bizden bir şey bekliyor: onu paylaşmamızı.
Bu yazının biraz ikiyüzlü olduğunu kabul edeyim. Ben de o kafelerde oturuyorum, onların kahvesini içiyorum ve çoğu zaman o kahvenin çay ocağının neskafesinden çok daha iyi olduğunu teslim ediyorum. Üçüncü dalga kahvecilerin şehre getirdiği zanaat gerçek bir zanaat. Sorun kahvede değil, kahvenin etrafına kurulan sahnede. İyi bir espresso iyi bir espressodur; ama bir şehrin her köşesini aynı ışıkla aydınlatmak, o şehrin gölgelerini, yani hafızasını, yavaş yavaş silmek demektir.
Geçen hafta Kadıköy’de, tabelası bile olmayan bir çay ocağında oturdum. Bardak çatlaktı, masa yağlıydı, ışık berbattı. Yan masada iki yaşlı adam tavla oynuyordu ve hiçbiri telefonuna bakmıyordu. Bir an bu sahnenin fotoğrafını çekmek istedim. Sonra, çekersem burasının da yakında beyaz mermer bir masaya dönüşeceğini düşündüm ve çayımı içmeye devam ettim. Bazı yerleri korumanın tek yolu, onları kimseye göstermemek.