Kitaplar

Dostoyevski’yi Vapurda Okumak

Türkiye’de her kuşak Dostoyevski’yi yeniden keşfediyor. Petersburg’un rutubetli odalarında geçen romanlar, İstanbul’un kalabalık vapurlarında neden bu kadar tanıdık geliyor?

Petersburg’da Kış Kanalı; Neva’ya açılan dar suyolu ve üstündeki taş köprüler.

Petersburg’da Kış Kanalı; Neva’ya açılan dar suyolu ve üstündeki taş köprüler. · Fotoğraf: Florstein / Wikimedia Commons (CC BY-SA 4.0)

Dinle 3 dakika

Kadıköy vapurunun alt salonunda, sabah sekiz buçukta, karşımda oturan genç kadın Suç ve Ceza okuyor. Kitabın sırtı çatlamış, sayfaların arasında bir otobüs bileti, birkaç yerde kurşun kalemle çizilmiş satırlar. Raskolnikov’un baltayı paltosunun içine diktiği ilmeğe asıp merdivenleri çıktığı sahnede olmalı, çünkü bir an başını kaldırıp pencereden Haydarpaşa’ya bakıyor, sonra derin bir nefes alıp okumaya devam ediyor. Ben de aynı sahneyi yirmi yıl önce, aynı vapurda, aynı nefesi alarak okuduğumu hatırlıyorum.

Türkiye’de Dostoyevski okumak bir tür reşit olma törenidir. Lise yıllarında ya da üniversitenin ilk yıllarında, genellikle bir arkadaşın, bir öğretmenin ya da bir sahafın tavsiyesiyle başlar. Önce Suç ve Ceza, sonra Karamazov Kardeşler, cesaret edenler için Budala ve Ecinniler. Kitabevlerinin “klasikler” rafında Dostoyevski’nin aynı romanının birkaç yayınevinden, birkaç farklı çeviriyle yan yana durması, bu okurun ne kadar kalabalık olduğunun en iyi göstergesi. Sosyal medyada Raskolnikov’un monologlarından alıntılar dolaşıyor, kitapçıların vitrininde Yeraltından Notlar ince hacmiyle göz kırpıyor.

Bu sevginin sebebi üzerine çok şey söylendi. Kimi “Rus ruhu ile Türk ruhu arasındaki benzerlikten” söz eder, kimi iki ülkenin Batı ile Doğu arasında sıkışmış modernleşme deneyiminden. Bunlarda bir doğruluk payı var. Ama Dostoyevski’yi vapurda okuyan genç kadının o kitapta bulduğu şeyin, bir “ruh” ya da bir “modernleşme deneyimi” olduğundan emin değilim. Bence bulduğu şey daha basit ve daha korkutucu: kendi kafasının içi.


Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin hayatı, romanlarından daha az dramatik değil. 1849'da, yirmi yedi yaşındayken, Çar I. Nikolay’ın rejimine karşı yasak kitaplar okuyup tartışan Petraşevski çevresine katıldığı için tutuklandı. Arkadaşlarıyla birlikte Petersburg’daki Semyonovski Meydanı’na götürüldü, kurşuna dizilmek üzere direklere bağlandılar. Son anda, önceden planlanmış bir sahnelemeyle cezanın Sibirya’da sürgün ve ağır işe çevrildiği okundu. Dostoyevski bu birkaç dakikayı, ölümle yüz yüze geldiği o sabahı, ömrü boyunca unutmadı. Budala’da Prens Mışkin’in anlattığı idam mahkûmunun son dakikaları, o sabahın bir yankısıdır.

Omsk’taki katorgada geçen dört yıl, Ölüler Evinden Anılar’ın malzemesi oldu. Ardından gelen yıllar kumar borçları, sara nöbetleri, yoksulluk ve inanılmaz bir üretkenlikle geçti. Yeraltından Notlar 1864'te, Suç ve Ceza 1866'da, Budala 1868'de yayımlandı. Ecinniler’i ve Karamazov Kardeşler’i ekledikten sonra, 1881'de Petersburg’da öldü. Karamazov’un son sayfalarını tamamlayalı birkaç ay olmuştu.


Bu romanların hepsinde, en çok ses getiren cinayetlerin, skandalların, tartışmaların altında aynı soru yatıyor: İnsan, kendisini neyin durduracağını bilmediğinde ne yapar? Raskolnikov, “olağanüstü insanların” sıradan ahlakın üstünde olduğuna kendini inandırıp bir tefeci kadını öldürür. İvan Karamazov, “Tanrı yoksa her şey mubahtır” düşüncesiyle oynarken, onun fikirlerini kendine göre yorumlayan uşak Smerdyakov babasını öldürür. Yeraltı adamı, kendi aklının ona söylediği her şeye sırf kendi özgürlüğünü kanıtlamak için itiraz eder.

Bu karakterlerin hiçbiri, sokakta yanımızdan geçen insanlara benzemez. Hepsi aşırıdır, hepsi bir fikrin sonuna kadar gitmiştir. Ama hepsinin kafasının içinde olup bitenler, hepimizin kafasından bir an için geçenlerin büyütülmüş hâlidir. Vapurdaki genç kadın Raskolnikov değil. Ama sabah sekiz buçukta, bir işe gitmek üzere, kalabalığın içinde, kendi hayatının ne kadar sıradan olduğunu düşünüp düşünmediğini bilemeyiz. Dostoyevski’nin büyüklüğü, o sıradanlık duygusunun içinde yatan uçurumu görmesindedir.

Mihail Bahtin, Dostoyevski’nin romanlarını “çok sesli” diye tanımlamıştı. Yazar, karakterlerinden hiçbirine son sözü vermez; Tanrı’ya inanan Alyoşa ile inanmayan İvan, eşit bir tutkuyla konuşur. Okur, bu seslerden hangisine katılacağına kendisi karar vermek zorundadır. Belki Türkiye’de Dostoyevski’nin bu kadar sevilmesinin asıl sebebi budur. Her şeyin kesin cevaplarla, kamplarla, taraflarla tartışıldığı bir ülkede, son sözü kimseye vermeyen bir yazar ender bulunan bir rahatlama sağlar.


Vapur Karaköy’e yanaşırken genç kadın kitabı kapatıyor, bileti ayraç olarak sayfaların arasına koyuyor ve kalabalığa karışıyor. Raskolnikov’u Petersburg’un rutubetli merdivenlerinde bırakıyor, akşam dönüş vapurunda onu yeniden bulmak üzere. Arkasından bakarken, Dostoyevski’nin bir mektubunda yazdığı bir cümleyi hatırlıyorum. İnsan bir sırdır, diyor, ve o sırrı çözmek gerekir. Bütün hayatını buna harcasan bile zaman kaybettim deme.

Bu cümleyi her yeni kuşak yeniden keşfediyor. Belki de her yeni kuşağın kendi sırrı olduğu için.

Bora Tuncel, kitap ve televizyon eleştirmeni; sahafları dolaşmadığı günler pek olmuyor. Tüm yazıları →

“Dostoyevski’yi Vapurda Okumak” 23 Ekim 2026 tarihinde Kitap & Kültür bölümünde yayımlandı.

Kitap & Kültür bölümünden

Deneme

Hayalde Çektiğimiz Acılar

İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.

Şiir Üzerine

Whitman’ın Yapılacaklar Listesi

1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.

Şehir Mektubu

Kırk Yıllık Hatır

1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.

Kitaplar

Şefaat Yerine Seyahat

1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.