Öykü

Perşembe Sofrası

Cihangir’deki daireyi satmaya gelen Leyla, anneannesinin komşularının her perşembe hâlâ onun için bir tabak koyduğunu öğrenir.

Cihangir’de eski bir apartman dairesinde, akşam yemeğine kurulmuş bir sofra.

Cihangir’de eski bir apartman dairesinde, akşam yemeğine kurulmuş bir sofra. · Fotoğraf: Unsplash

Dinle 7 dakika

Anahtarları kapıcı Şükrü Efendi verdi, eski bir halkaya geçirilmiş üç anahtar. “Feride Hanım’ın kapısı biraz nazlıdır,” dedi, “kendine doğru çekip öyle çevireceksin.” Leyla teşekkür etti, merdivenleri çıktı, üçüncü katta durup soluklandı. Anneannesi bu merdivenleri seksen yedi yaşına kadar günde en az iki kez inip çıkmıştı. Leyla otuz sekiz yaşındaydı ve dizleri titriyordu.

Daire, Leyla’nın son gördüğü gibiydi, yalnızca daha sessizdi. Koridorda bergamot kolonyası ve naftalin kokusu; salonda kalın kadife perdeler, perdelerin arasından ince bir şerit hâlinde Boğaz. Mutfak masasında katlanmış bir gazete, gazetenin üstünde bir kurşun kalem. Bulmacada tek bir boş kare kalmıştı. Leyla ona bakmamaya çalıştı.

Emlakçıyla pazartesiye sözleşmişti. Arada dört gün vardı: dolapları boşaltmak, kitapları kolilere koymak, hangi eşyanın kime gideceğine karar vermek için. Hiçbir eşyanın kimseye gitmeyeceğini biliyordu aslında. Annesi öleli on bir yıl olmuştu. Anneannesinden başka kimsesi yoktu; şimdi o da yoktu.

Telefonunda anneannesinden kalma on dört sesli mesaj vardı. Hepsi perşembe geceleri, on bir ile on bir buçuk arasında bırakılmıştı. Leyla hiçbirini dinlememişti. Anneannesinin uzun, yarım kalan cümlelerini, “Sesin çıkmıyor” diye başlayan sitemlerini tahmin edebiliyordu; dinlemeye gerek duymamıştı. Şimdi de duymuyordu. Ya da duyuyor ama erteliyordu. İkisi arasındaki farkı uzun zamandır düşünmüyordu.

Mutfak kapısının arkasında bir duvar takvimi asılıydı. Bazı günlerin köşesine kurşun kalemle harfler yazılmıştı: A, R, S, D, F. Hep perşembeler. Ekimin son perşembesinde bir F vardı. Leyla takvimi indirip bir koliye koydu, sonra geri çıkarıp yerine astı. Neden yaptığını bilmiyordu.

İlk iki gün dolapları açıp kapadı. Anneannesinin paltolarının ceplerinden bozuk para, buruşuk mendil, eski bir vapur jetonu, bir de üç tane vale çıktı; üçü de başka bir destedendi. Leyla onları mutfak masasına yan yana dizdi. Koridordaki telefonun yanında duran not defterinde, bütün numaraların arasında yalnızca kendi numarası iri rakamlarla, üstünden iki kez geçilerek yazılmıştı. Anneannesinin gözlerinin artık iyi görmediği yıllardan kalma olmalıydı. Leyla defteri kapattı.


Perşembe akşamı yedi buçukta kapı çalındı. Kapıda, ikinci kattan, ufak tefek, gri hırkalı bir kadın duruyordu. Saçları yeni yapılmıştı; dudaklarında belli belirsiz bir ruj.

“Perşembe,” dedi kadın. Sanki bu her şeyi açıklıyordu.

Adı Anahit’ti. Leyla’nın koluna girdi ve onu merdivenlerden indirdi; Leyla, kadını tuttuğunu sanırken aslında kendisinin tutulduğunu ancak sahanlıkta anladı. İkinci kattaki dairenin kapısı açıktı, içeriden kızarmış soğan ve tarçın kokusu geliyordu. Salonda yuvarlak bir masa, masada kolalı beyaz bir örtü, örtünün üzerinde altı tabak vardı.

Masada üç kişi daha oturuyordu: dördüncü kattan Rıza Bey, devlet senfonisinden emekli bir fagotçu; yan apartmandan Suna Hanım, emekli eczacı; en üst kattan Deniz, kırklarında, Leyla’ya kibarca başını sallayıp şarabına dönen bir çevirmen. Bir sandalye boştu. Önünde bir tabak, içinde tek bir buz olan bir rakı kadehi, bir de gümüş bir peçete halkası duruyordu. Halkanın üzerinde ince, eğik bir F.

Kimse bir şey söylemedi. Rıza Bey kalktı, koridordan bir sandalye getirdi —tahta, hasır oturaklı, masanın öteki sandalyelerine hiç benzemeyen bir sandalye— ve onu boş sandalyenin yanına koydu. Leyla oturdu.

Yemekler elden ele dolaştı: zeytinyağlı pırasa, Anahit’in kuş üzümlü, tarçınlı pilavı, Suna Hanım’ın getirdiği fırında uskumru. Leyla bir şey fark etti: ekmek sepeti masanın çevresinde dönerken boş tabağın önünde bir an duruyor, sonra ona geçiyordu. Kimse o tabağın üzerinden uzanmıyordu. Pilav tabağı onun çevresinden dolaştırılıyordu, orada oturan birinin dirseğine çarpmamak için yapıldığı gibi.

Anneannesinden söz ettiler, ama Leyla’ya değil, birbirlerine. Feride Hanım’ın pişti oynarken hile yaptığından. Kedilerden nefret ettiğini söyleyip her sabah Firuzağa Camii’nin avlusuna bir kap yemek bıraktığından. Bir yılbaşı gecesi Rıza Bey’in fagotunu kapıp bütün apartmanı ayağa kaldıracak kadar kötü bir sesle “Üsküdar’a Gider İken”i çalmaya kalkıştığından. Herkes güldü. Leyla da güldü, biraz geç. Mutfak masasında yan yana duran üç valeyi düşündü.

Onun tanıdığı anneanne bu değildi. Onun tanıdığı anneanne ekmeğin israf edilmemesi gerektiğini söyler, sofrada oturuşunu düzeltir, telefonda “Sesin çıkmıyor” derdi. Leyla örtünün bir kıvrımına baktı ve hangisinin gerçek olduğunu sormanın anlamsız olduğunu düşündü. İkisi de gerçekti. Yalnızca biri ona gösterilmişti.

Bir ara Suna Hanım ona ne iş yaptığını sordu. “Sigortada,” dedi Leyla. “Hasar tespiti.” Rıza Bey ağır ağır başını salladı, sanki madencilik gibi zor ve karanlık bir meslekten söz ediliyormuş gibi. “Biliyoruz,” dedi Anahit. “Feride anlatırdı.” Leyla anneannesinin başka neler anlattığını sormadı. Cevabın ne olacağından emin değildi; daha kötüsü, cevabın iyi bir şey olmasından korkuyordu.

Kadehteki buz eridi. Kimse kadehe dokunmadı.

Gece yarısına doğru herkes kalkarken Rıza Bey o kadehi aldı, balkona çıktı, içindekini balkondaki sardunya saksısına döktü. Sonra kadehi mutfağa götürüp kendi eliyle yıkadı.

“Sardunya rakıyı sever,” dedi Anahit, Leyla’nın bakışını yakalayınca.

Leyla’nın alabildiği tek açıklama bu oldu.


Pazartesi emlakçı geldi, odaları dolaştı, tavanların yüksekliğini övdü, mutfağın elden geçmesi gerektiğini söyledi. Salonun penceresinden perdelerin arasındaki şeride baktı. “Perdeleri sonuna kadar açın,” dedi, “bu manzara paranın yarısıdır.” Leyla, anneannesinin perdeyi her sabah tam o kadar açtığını, daha fazla açmadığını hatırladı. “Fazlası göz yorar,” derdi. Leyla başını salladı. Bir sonraki hafta için yeniden konuştular, sonra bir sonraki hafta için.

Bir sabah Firuzağa’ya kadar yürüdü. Avlunun köşesinde, ağacın dibinde, kenarı kırık, boş bir plastik kap duruyordu. Çevresinde dört kedi, sabırla ve kimseyi beklemiyormuş gibi yaparak oturuyordu. Leyla eve dönerken bakkaldan bir kutu kedi maması aldı. Kendine bunun bir anlamı olmadığını söyledi. Ertesi sabah da aldı.

Mutfak çekmecesinde, çatal bıçakların altında, lastik bantla tutturulmuş bir deste tarif kartı buldu. Anneannesinin eğik, sabırsız yazısıyla: Zeytinyağlı pırasa — Rıza’nınkine limonu ayrı koy. İmam bayıldı — Suna sarımsak yemiyor, onunkini ayrı pişir. Mercimek köftesi — Deniz acıyı sever ama söylemez. Leyla kartları tek tek çevirdi. Birinin köşesi kıvrılmış, kenarı yağ lekesinden saydamlaşmıştı: Kabak tatlısı — Leyla’nınki cevizsiz.

Leyla yedi yaşındayken cevizden nefret ederdi. Otuz yıldır bunu kimseye söylememişti. Söylemesine gerek kalmamıştı; kabak tatlısı yiyeceği bir masa kalmamıştı.

O hafta kartı buzdolabının kapağına bir mıknatısla tutturdu ve başka hiçbir şey yapmadı. Akşamları dördüncü kattan, merdiven boşluğundan, Rıza Bey’in fagotu iniyordu: hep aynı parça, hep aynı ölçüde takılıp baştan başlayan bir parça. Bir gece Leyla, parçanın takıldığı yeri onunla birlikte beklediğini fark etti.

İkinci perşembe sofra Rıza Bey’deydi, üçüncüsü Suna Hanım’da, dördüncüsü en üst katta, Deniz’in kitaplarla dolu dairesinde. Her seferinde altı tabak vardı. Her seferinde Leyla için bir yerden uyumsuz bir sandalye bulunup getiriliyordu, artık sorulmadan, sanki o sandalyenin bir sahibi varmış da sonunda gelmiş gibi. Leyla, Deniz’in acıyı sevdiğini ama söylemediğini gördü. Suna Hanım’ın sarımsaklı tabağa hiç elini uzatmadığını. Anahit’in her yemekten sonra fincanını tabağına kapattığını ama falına hiç bakmadığını.

Bir öğleden sonra merdivende Anahit’le karşılaştı. Kadın elinde bir file, sahanlıkta soluklanıyordu. Leyla fileyi aldı, birlikte çıktılar. İkinci katın kapısında Anahit durdu, Leyla’nın yüzüne uzun uzun baktı. “Gözlerin onun,” dedi. “Ama o bu merdivenleri senden hızlı çıkardı.” Sonra içeri girip kapıyı kapadı. Leyla bir süre sahanlıkta kaldı, hangisinin iltifat olduğunu çıkarmaya çalıştı.

Dördüncü perşembenin sonunda, kapıda, Deniz hiçbir şey söylemeden gümüş halkayı Leyla’nın avucuna bıraktı.

Takvimdeki F harfini kimse anmadı.


Son perşembe Leyla sabah erkenden pazara indi. Pırasa aldı, patlıcan, kırmızı mercimek, bir dilim bal kabağı. Kartları tezgâha dizdi ve bütün gün, başkasına ait bir el yazısının kendi elinde nasıl kıpırdadığını düşünerek yemek yaptı. Limonu ayrı koydu. Suna Hanım’ınkini ayrı pişirdi. Köftelere bir avuç pul biber fazladan kattı ve kimseye söylemedi.

Anneannesinin yemek masasının beş sandalyesi vardı. Leyla dört tabağı dört sandalyenin önüne koydu. Beşinciyi pencereye en yakın sandalyenin önüne yerleştirdi; gümüş halkayı, F harfi dışarı bakacak biçimde, peçeteye geçirdi, bir rakı kadehine tek bir buz attı. Altıncı tabağı masanın köşesine, önünde sandalye olmayan boşluğa koydu.

Yediyi çeyrek geçe her şey hazırdı. Leyla salonun perdelerini sonuna kadar açtı, sonra bir süre baktı ve bir parmak kadar geri çekti.

Yedi buçukta kapı çalındı. Anahit girdi, masaya baktı, tabakları saydı ve gözlerini Leyla’dan kaçırdı. Arkasından Rıza Bey geldi; bir elinde bir şişe, öbür kolunun altında hasır oturaklı bir sandalye. Sandalyeyi bir şey sormadan masanın köşesindeki boşluğa yerleştirdi. Deniz ilk lokmada köftenin acısını fark etti, Leyla’ya baktı ve gülümsedi. Leyla onu ilk kez gülümserken görüyordu.

Konuşma, her perşembe olduğu gibi, birbirinin üstünden aktı: Suna Hanım’ın torununun Berlin’deki sınavı, Deniz’in bir türlü bitmeyen çevirisi, Rıza Bey’in çatıya yuva yapan martıyla süregiden davası. Bir ara Anahit imam bayıldıdan bir lokma aldı, uzun uzun çiğnedi. “Feride’ninki gibi değil,” dedi. Bir lokma daha aldı. “Daha kötü de değil.” Herkes güldü. Leyla bu kez geç kalmadı.

Kabak tatlısı cevizsizdi. Kimse sormadı.

Gece yarısı, herkes kalkarken, Rıza Bey alışkanlıkla dokunulmamış kadehe uzandı. Elini yarı yolda durdurdu. Bir an kadehe, bir an Leyla’ya baktı; sonra elini geri çekti, ceketini aldı ve iyi geceler diledi.

Leyla kapıyı arkalarından kapadı. Bulaşıklara dokunmadı. Kadehi aldı, balkona çıktı. Anneannesinin sardunyası haftalardır sulanmamıştı; toprağı çatlamış, yaprakları kenarlarından sararmıştı. Leyla kadehi yavaşça boşalttı. Toprak rakıyı bir anda içti, bekliyormuş gibi.

Saat on biri geçiyordu. Leyla balkondaki tabureye oturdu, telefonunu çıkardı ve on dört mesajın en eskisini açtı.

Önce bir hışırtı geldi, sonra çatal sesleri, uzaktan Rıza Bey’in mırıldandığı bir şarkı, birinin gülüşü, bir kadehin bir tabağa değdiği o ince ses. Sonra anneannesinin sesi, beklediğinden daha genç, biraz da çakırkeyif:

“Leyla. Perşembe bugün. Bir şey yok, öyle aradım.”

Ses sustu ama mesaj bitmedi. Arkada, yarım dakika kadar, bir masa vardı. Leyla sonuna kadar dinledi. Sonra bir kez daha.

Nilüfer Ok, öykücü. Öyküleri İstanbul’daki apartmanlarda ve kıyılarda geçiyor. Tüm yazıları →

“Perşembe Sofrası” 22 Ekim 2026 tarihinde Kurgu & Şiir bölümünde yayımlandı.

Kurgu & Şiir bölümünden

Öykü

Garda Bir Karamazov

Emekli edebiyat öğretmeni Nevzat Bey, otuz yıldır her ekim Karamazov Kardeşler’i baştan okur. Bu yıl Eskişehir Garı’nda Ankara’ya giden son treni beklerken, kitabın bitmesine bir bölüm kala biri yanına oturur.

Şiir

Porsuk

Kütahya dağlarından inip Sakarya’ya karışan bir ırmak, yolunun ortasında bir şehrin içinden geçerken, kıyısında oturan birine ne söyler?

Öykü

Tramvay, Saat On Bire Doğru

Bir çeviri bürosunda çalışan Leman, bir salı sabahı Eskişehir tramvayında yedi durak boyunca annesini, bir cümleyi ve hiç gönderemediği bir mektubu düşünür.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.