Süleyman Efendi’nin Nasırı
1941'de üç genç şair, şiirin bütün süslerini kapı dışarı etti ve yerine bir nasırı, bir kundurayı, bir sardalyayı koydu. Orhan Veli’nin Garip’i, hâlâ hafif görünen ama ağır gelen bir devrim.

Beşiktaş’taki eczanede, sırada önümdeki yaşlı adam nasır bandı istiyor. Eczacı kız üç çeşit gösteriyor: jelli, yuvarlak, ilaçlı. Adam hepsine uzun uzun bakıyor, sonra iç çekiyor: “Kızım, ben bu nasırdan çok çektim.” Eczacı kız, bir şey söylemesi gerektiğini hissederek gülümsüyor: “Geçmiş olsun amca.” Adam bandı alıp çıkıyor. Ben de sıramı beklerken, kafamda, seksen beş yıllık bir mezar taşı kitabesi okumaya başlıyorum.
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah’ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.
Orhan Veli’nin “Kitâbe-i Seng-i Mezar” şiiri bu. 1941'de, Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’ın birlikte yayımladığı Garip adlı ince kitapta yer aldı. Bir şiirin, bir insanın bütün hayatını onun nasırı üzerinden anlatması, o yıllarda bir edebiyat skandalıydı. Bugün ise Türkçenin en sevilen, en çok ezberlenen şiirlerinden biri.
Garip'i anlamak için öncesine bakmak gerekiyor. Türk şiiri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile hâlâ büyük ölçüde ölçülü, uyaklı, imgeli, “şairane” bir dilin içindeydi. Yahya Kemal aruzun inceliklerini Türkçeye uyarlıyor, Necip Fazıl hece ölçüsüyle ruhun karanlıklarına iniyor, Ahmet Haşim sembolist bir sisin içinde akşamları yazıyordu. Şiir, sıradan hayatın biraz üstünde, biraz ötesinde duran bir şeydi.
Orhan Veli, kitabın önsözünde, bu üst katı yıkmayı önerdi. Ona göre şiir vezinden, kafiyeden, teşbihten, istiareden, kısacası şairaneden kurtulmalıydı. Şiir, halkın konuştuğu dille, halkın yaşadığı hayatı anlatmalıydı. Seçkinlerin değil, sokaktaki insanın, Süleyman Efendi’nin şiiri olmalıydı.
Tepki sert oldu. Eleştirmenlerin bir kısmı bunun şiir olmadığını söyledi. Nasırlar, kunduralar, sardalyalar, rakı şişeleri şiire girerse şiirin ne anlamı kalırdı? Bazı okurlar Garip'i bir şaka, bir alay sandı. Orhan Veli bu tepkilere çoğu zaman, şiirleri gibi, hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Ama Garip bir şaka değildi; ya da şakanın içinde ciddi bir şey taşıyordu. Orhan Veli’nin şiirlerindeki gülümseme, çoğu zaman bir hüznün üstüne çekilmiş ince bir örtüdür. Süleyman Efendi’nin nasırı komiktir; ama o nasırın onu bir hayat boyu ağrıtmış olması, hiç kimsenin bunu bir şiire değer bulmamış olması, ve sonunda bir mezar taşının ona ancak bu kadar söz ayırabilmesi, hüzünlüdür. “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” dizesi, gülerek söylenen bir ağıttır.
Aynı ikilik Orhan Veli’nin başka şiirlerinde de var. “Bedava” şiirinde havanın, bulutun, yağmurun bedava olduğunu sayar ve sonunda bu bedavalığın ne kadar acı bir şey olduğunu ima eder. “İstanbul’u Dinliyorum”da ise şehri gözleri kapalı dinler: hafiften esen bir rüzgâr, uzaklarda sucuların hiç durmayan çıngırakları, serin serin Kapalıçarşı, cıvıl cıvıl Mahmutpaşa, güvercin dolu avlular. Şiir, bir kartpostal gibi başlar ve bir aşk şiiri gibi biter. Orhan Veli’nin İstanbul’u, büyük tarihi anıtların değil, küçük seslerin şehridir.
Orhan Veli, 14 Kasım 1950'de, otuz altı yaşında öldü. Birkaç gün önce Ankara’da, belediyenin açtığı bir çukura düşmüş, başını çarpmıştı. Sonra İstanbul’a döndü; beyin kanaması teşhisi konduğunda iş işten geçmişti. Bir şairin, bütün şiirini sokağın sıradan nesnelerine adadıktan sonra, sokağın sıradan bir çukuru yüzünden ölmesi, insanın üstüne üstüne gelen bir ironi. Orhan Veli bunu duysa ne yazardı, bilmiyorum. Muhtemelen kısa bir şey; muhtemelen hafif bir şey; muhtemelen bizi önce güldürüp sonra susturan bir şey.
Garip'in mirası, bugün Türk şiirinin büyük bir bölümünde yaşıyor. Sonraki kuşaklar, İkinci Yeni şairleri başta olmak üzere, Orhan Veli’ye itiraz etti, onun sadeliğinin şiiri yoksullaştırdığını söyledi, imgeye, karmaşıklığa, kapalılığa döndü. Ama o itiraz bile Garip'in açtığı kapıdan geçti. Orhan Veli’den sonra Türk şiiri, hiçbir konunun şiire layık olmadığını söyleyemez oldu.
Eczaneden çıktığımda yaşlı adamı otobüs durağında gördüm. Bir ayakkabısını çıkarmış, bandı yapıştırıyordu. Yanındaki kadın, muhtemelen karısı, başını sallıyordu. Bir an onlara, “Amca, sizin hakkınızda bir şiir var,” demek istedim. Demedim. Ama adamın yüzündeki o ifade, hem ağrıdan hem de kurtuluştan oluşan o tuhaf karışım, bana Orhan Veli’nin neden hâlâ okunduğunu hatırlattı. Süleyman Efendi hâlâ aramızda. Ve nasırı hâlâ ağrıyor.