Yüz Kırk Dakikalık İmparatorluk
Gümüşsuyu’nun yüz otuz ülkede izlenmesi, Türk dizisinin dünyaya ne sattığını ve karşılığında neyi kaybettiğini sorduruyor.
Geçen bahar Santiago’da bindiğim taksinin şoförü, nereli olduğumu öğrenince dikiz aynasından bana uzun uzun baktı ve İspanyolca bir cümle söyledi: “En esta casa nadie toca la puerta.” Bu evde kimse kapı çalmaz. Cümleyi tanımam birkaç saniye sürdü. Gümüşsuyu'nun ikinci sezon finalinde, Kapalıçarşı’nın en köklü kuyumcu ailesinin reisi Saffet Tanrıverdi, gelinini yalıdan kovarken bu cümleyi kurar; Türkiye’de bir hafta boyunca sosyal medyada dolaşmış, sonra unutulmuştu. Şili’de unutulmamıştı. Şoför, dizinin dublajlı versiyonunu karısıyla her akşam izlediklerini, kızının Türkçe kursuna yazıldığını anlattı. İnerken bahşiş istemedi; Saffet’in gelinini neden kovduğunu açıklamamı istedi.
Gümüşsuyu, senarist Feride Koçak ile yönetmen Uğur Baysal’ın dördüncü ortak işi ve son iki yılın en çok ihraç edilen Türk dizisi. Yapımcının açıkladığı rakamlara göre yüz otuzdan fazla ülkeye satılmış. Hikâye, dizi seyircisinin tanımayacağı hiçbir şey içermiyor: Kapalıçarşı’da üç kuşaktır kuyumculuk yapan eski bir aile, bu ailenin oğluyla evlenen yeni zengin bir inşaatçının kızı, bir yalı, bir sır, bir kaza, bir yanlış anlaşılma, bir başka yanlış anlaşılma. Her bölüm yüz kırk dakika.
Türk dizisinin dünyadaki yükselişi artık bir başarı hikâyesi olarak anlatılıyor ve rakamlar bu anlatıyı destekliyor. Binbir Gece'nin on yılı aşkın süre önce Şili’de yarattığı çılgınlıktan, Muhteşem Yüzyıl'ın Balkanlar’dan Orta Doğu’ya uzanan etkisinden bu yana Türkiye, dünyanın en büyük dizi ihracatçılarından biri. Nedenleri üzerine çok şey yazıldı: aile değerleri, ölçülü romantizm, gösterilmeyip ima edilen cinsellik, Doğu ile Batı arasında herkesin kendinden bir parça bulabildiği bir dünya. Hepsi doğru. Ama Gümüşsuyu'nu izlerken asıl ihraç edilenin bir hikâye değil, bir zaman duygusu olduğunu düşündüm.
Türk dizisi dünyanın en yavaş anlatı biçimlerinden biri. Yüz kırk dakikalık bir bölümde belki yirmi dakikalık hikâye ilerler; gerisi bakışlardan, ağır yakınlaştırmalardan, bir karakterin bir kapının önünde durup içeri girip girmemeyi tartmasından ibarettir. Bu yavaşlık reklam kuşaklarını doldurma zorunluluğundan doğdu, ama zamanla kendine özgü bir estetiğe dönüştü. Gümüşsuyu'nun en iyi sahneleri neredeyse hiçbir şeyin olmadığı sahneler: Saffet’in sabahın köründe dükkânını açması, kepengin sesi, boş Kapalıçarşı koridorlarında yankılanan adımlar. Hızın bir erdem sayıldığı bir dünyada Türk dizisi, seyircisine beklemenin lüksünü satıyor.
Bu sahnelerin ağırlığını büyük ölçüde Saffet’i oynayan Tayfun Erkal taşıyor. Erkal, yetmişlik bir kuyumcunun bütün kibrini ve bütün kırılganlığını neredeyse hiç konuşmadan, elleriyle anlatıyor; bir yüzüğü hassas teraziye bırakışı, çoğu oyuncunun bir monoloğundan daha fazlasını söylüyor. Genç başrol çifti ise türün kalıplarına daha sadık. Cemre’yi oynayan Asya Doğan ile Saffet’in oğlu Selim’i oynayan Emir Aksel fotojenik ve inandırıcı, ama dizinin en iyi anlarında ikisi de birer dekor kadar sessiz. Gümüşsuyu'nun asıl aşk hikâyesi belki de yaşlı bir adamla dükkânı arasında geçiyor.
Ama bu yavaşlığın bir bedeli var ve Gümüşsuyu bu bedeli üçüncü sezonda ödemeye başlıyor. Pazar büyüdükçe hikâye küçülüyor. Karakterlerin İstanbul’a, çarşıya, kuyumculuğun inceliklerine dair özgüllüğü yavaş yavaş siliniyor; Saffet’in esnaf ahlakı yerini herhangi bir aile reisinin genel geçer öfkesine bırakıyor. Senaryo, Santiago’daki taksicinin de Almatı’daki ev hanımının da anlayabileceği bir dile çevriliyor, hem de dublajdan önce. Sonuçta herkesin izleyebildiği ama hiçbir yere ait olmayan bir dizi çıkıyor ortaya. Arka planda Boğaz var, ama Boğaz artık bir şehir değil, bir manzara.
Bu acı, çünkü ilk sezonunda dizi gerçekten bir şey söylüyordu. Eski para ile yeni para arasındaki çatışma, zanaatın sabrıyla inşaatın hızı arasındaki gerilim, son yirmi yılın İstanbul’una dair neredeyse bir alegoriydi. Saffet’in, gelininin ailesinin dikeceği rezidansın maketine bakıp “Bunun ayarı kaç?” diye sorduğu sahne, ilk sezonun en zekice anıydı. Üçüncü sezonda o maket bir daha görünmüyor.
Türk dizisi bugün bir imparatorluk; yüz kırk dakikalık bölümlerle kurulmuş, dublaj stüdyolarından yönetilen, sınırları her yıl genişleyen bir imparatorluk. Her imparatorluk gibi o da bir noktadan sonra merkezin taşraya benzemeye başladığını fark edecek. Gümüşsuyu dünyayı, kendi şehrini kaybetmek pahasına fethetti. Santiago’daki şoföre Saffet’in gelinini neden kovduğunu tam olarak açıklayamadım; üçüncü sezondan sonra ben de artık bilmiyordum.