Kaybetme Korkusuyla Sevmek
Hannah Arendt, yirmi iki yaşında, Augustinus’un sevgi kavramı üzerine bir tez yazdı. Sorusu yüzyıllardır aynı: Ölümlü bir şeyi, onu kaybetmekten korkmadan sevebilir miyiz?

Annemin evinde, mutfak dolabının üst rafında, hiç kullanılmayan bir çay takımı durur. Babaannemden kalmıştır. İnce porselen, kenarları yaldızlı, bir fincanın kulpu çok eskiden yapıştırılmış. Annem o takımı kırılır korkusuyla hiç indirmez; ama her bayram dolabı açıp ona bakar. Bir keresinde neden kullanmadığını sorduğumda, “Kırılırsa ne yaparım?” dedi. Kullanmadan sevilen bir şeyin hâlâ sevilip sevilmediğini o gün düşünmeye başladım. Yıllar sonra aynı sorunun, çok daha büyük bir ölçekte, bir doktora tezinin konusu olduğunu öğrendim.
Hannah Arendt bu tezi 1928'de, Heidelberg’de, filozof Karl Jaspers’in danışmanlığında tamamladı. Yirmi iki yaşındaydı. Tez bir yıl sonra Berlin’de Augustinus’ta Sevgi Kavramı adıyla yayımlandı. Arendt’i bugün daha çok Totalitarizmin Kaynakları'nın, Kudüs’te Eichmann'ın ve “kötülüğün sıradanlığı” kavramının yazarı olarak tanıyoruz. Bu ilk kitap ise uzun süre yalnızca uzmanların bildiği bir eser olarak kaldı; İngilizceye ancak 1996'da, Arendt’in ölümünden yirmi bir yıl sonra çevrildi. Oysa onu okuyan biri, Arendt’in sonraki bütün düşüncesinin bir tür tohumunu bu sayfalarda bulur.
Augustinus, dördüncü ve beşinci yüzyıllarda Kuzey Afrika’da yaşamış bir filozof ve piskopostu. İtiraflar'ında anlattığı hayatı, Batı’nın ilk büyük otobiyografisi sayılır. Kitabın dördüncü bölümünde, gençlik yıllarında çok sevdiği bir arkadaşının ölümünü anlatır. Arkadaşı ölünce her yer ona ölüm gibi görünmüştür, doğduğu kent bir işkenceye, babasının evi bir mutsuzluğa dönmüştür. Sonra şaşırtıcı bir cümle kurar: başka ölümlülerin hâlâ yaşıyor olmasına şaştığını, çünkü hiç ölmeyecekmiş gibi sevdiği kişinin ölmüş olduğunu yazar. Ve bir cümle daha: “Kendim için büyük bir soru olmuştum.”
Arendt’in tezinin çıkış noktası, Augustinus’un bu yasının arkasındaki düşünce yapısıdır. Augustinus için sevgi, en temelinde bir arzudur: sevdiğimiz şeyi kendi iyiliğimiz için isteriz, ona sahip olmak isteriz. Arendt bunu Latince bir kelimeyle anar: appetitus, yani istek, arzu. Arzunun bir doğası vardır: sahip olmadığı şeyi ister. Sahip olduğu anda ise yeni bir duygu doğar: onu kaybetme korkusu.
Arendt’in Augustinus okumasının en sarsıcı fikri burada: ölümlü bir şeyi sevmek, onu kaybetme korkusunu da sevmek demektir. Sevgi ile korku, aynı madalyonun iki yüzüdür. Arzuladığımız şeyi elde edemediğimizde acı çekeriz; elde ettiğimizde ise kaybetmekten korkarız. Bu ikisinin arasında huzur yoktur.
Augustinus’un bu açmaza bulduğu çözüm, onun dünyasının mantığı içinde tutarlıdır: sevgimizi kaybedilemeyecek olana, yani ebedî olana, Tanrı’ya yöneltmek. Augustinus, ölümlü olanı “kullanılacak”, ebedî olanı ise asıl “sevilecek” şey olarak ayırır. Dünyadaki her şey, sonsuza giden yolda geçilecek bir duraktır. Komşumuzu bile, onda Tanrı’yı sevdiğimiz ölçüde sevmeliyiz.
Arendt’in genç ama kararlı sesi tam bu noktada belirginleşir. Bu çözümün bedelini görür: kaybetme korkusundan kurtulmak için dünyadan çekilmek, dünyayı ve içindeki insanları kendi başlarına sevilmeye değer olmaktan çıkarır. Augustinus’un düşüncesindeki gerilimi, komşu sevgisinin bu yapıda nasıl ayakta durabileceği sorusunu ısrarla sorar. Tez bu soruya kesin bir cevap vermez. Ama Arendt’in hayatı, bir anlamda o cevabı aramakla geçti.
Arendt 1933'te Almanya’dan kaçmak zorunda kaldı. Paris’te mülteci olarak yaşadı, 1940'ta Gurs kampında tutuldu, oradan kaçıp 1941'de New York’a ulaştı. Dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu, insanların bir gecede vatansız, haklarından yoksun kalabileceğini kendi hayatında gördü. Belki de bu yüzden, Augustinus’un dünyadan geri çekilen sevgisi yerine, dünyaya yönelen bir sevgi aradı. 1950'lerde, sonradan İnsanlık Durumu adıyla yayımlanacak kitabına önce Amor Mundi, yani “Dünya Sevgisi” adını vermeyi düşündüğünü, dostu ve eski hocası Jaspers’e yazdığı bir mektupta anlatır.
Dünyayı sevmek, onun ölümlü, kırılgan, geçici olduğunu bilerek sevmektir. Arendt’in Augustinus’tan devraldığı ama başka bir yöne çevirdiği bilgi budur: korku ortadan kalkmaz. Sevdiğimiz her şeyin bir gün elimizden alınacağı gerçeği değişmez. Ama bu korku, sevgiden vazgeçmek için bir sebep değil; sevginin ne kadar değerli olduğunun işaretidir.
Annemin çay takımı hâlâ dolabın üst rafında duruyor. Geçen bayram, onu indirmesini rica ettim. Uzun bir sessizlik oldu; sonra sandalyeye çıkıp fincanları birer birer indirdi. O gün çayı o fincanlardan içtik. Hiçbiri kırılmadı. Kırılsaydı ne olurdu, bilmiyorum; ama o fincanların, yalnızca bakılan nesneler olmaktan çıkıp yeniden kullanılan şeylere dönüştüğü o öğleden sonrayı, kırılsalar bile kaybetmeyeceğimi biliyorum.
Arendt’in Augustinus’a sorduğu soru, belki de cevabı olmayan sorulardan biri. Ama soruyu sormak bile bir şey değiştiriyor: kaybetme korkusuyla sevmenin, hiç sevmemekten daha cesur bir iş olduğunu hatırlatıyor.
Bu yazı, Maria Popova’nın The Marginalian’daki “Hannah Arendt on Love and How to Live with the Fundamental Fear of Loss” başlıklı yazısından esinlendi.