Kokusunu Kaybeden Haliç
Bir zamanlar şehrin lağımı sayılan Haliç, kıyısında yürüyenleri, oturanları ve balık tutanları sessizce geri çağırıyor.
Sabah yedide Fener sahilinde, Bulgar Kilisesi’nin dökme demir silueti karşısında, Rıfat Ergün oltasını suya sallıyor. Yetmiş dört yaşında; Balat’ta doğmuş, hayatının çoğunu bu kıyının yüz metre gerisinde geçirmiş. Yanında, aynı korkuluğa yaslanmış kulaklıklı bir genç ilk istavritini çekiyor; balık güneşte gümüş bir harf gibi kıvrılıyor. Rıfat Bey bakıyor, bir şey söylemiyor, sonra kendi oltasını biraz daha uzağa atıyor. Bu, aynı suya yetmiş yıldır bakan ve gördüğüne hâlâ tam inanamayan birinin hareketi.
Çünkü Rıfat Bey’in çocukluğundaki Haliç bir su değil, bir kokudur. Ellili, altmışlı, yetmişli yıllarda kıyı boyunca fabrikalar, tabakhaneler, mezbahalar, kömür depoları, tersaneler sıralanmış; çoğu atığını doğrudan suya veriyormuş. Su yaz aylarında kararır, köpürür, kenarlarında yağlı bir kabuk bağlar, akşam rüzgârıyla birlikte koku Balat’ın yokuşlarına tırmanırmış. Mahallede, Haliç’e düşen çocuğa aşı yapıldığı anlatılır. Rıfat Bey de bir kez düşmüş, aşısını olmuş, bir de annesinden dayak yemiş. Hangisinin daha çok acıttığını hâlâ söylemiyor.
Oysa Haliç şehrin en eski ve en korunaklı limanıydı. Bizans donanması burada demirlerdi, Cenevizliler karşı kıyıdaki Galata’dan bu suyu gözlerdi, Fatih gemilerini karadan bu suya indirdi. Kıyısında saraylar, köşkler, mesire yerleri vardı; Kâğıthane’ye kayıklarla piknik gidilirdi. Yirminci yüzyılda sanayi bu manzarayı birkaç on yılda yuttu. Suyu boğan yalnızca fabrikalar değildi. Eski yüzer Galata Köprüsü Haliç’in ağzını yarı yarıya tıkıyor, suyun Boğaz’la dolaşımını kesiyordu; kir dipte birikip kalıyordu.
Temizlik 1980'lerde, şehrin hafızasında hâlâ tartışılan bir sertlikle başladı. Kıyıdaki fabrikalar ve atölyeler taşındı, binaların çoğu yıkıldı, sahil boyunca parklar açıldı. Bu, Haliç’i kurtaran ama kıyının yüzyıllık dokusunu da silip geçen bir ameliyattı; bugün çimlerin uzandığı yerlerde bir zamanlar evler, hamamlar, küçük iskeleler vardı. Sonraki yıllarda dipteki çamur tarandı, kanalizasyonlar Haliç yerine kollektörlere bağlandı, eski köprü yerini suyun altından serbestçe akmasına izin veren yenisine bıraktı. Su yavaş yavaş, kimseye haber vermeden, durulmaya başladı.
Bugün Haliç’in iki yakası yeni bir hayatın farklı sürümlerini yaşıyor. Eski fabrikalar şimdi okul, müze, kongre merkezi: Cibali’deki tütün fabrikası bir üniversite, Sütlüce’deki mezbaha bir kongre merkezi, Silahtarağa’daki elektrik santrali bir kampüs ve müze, Hasköy’deki Lengerhane bir sanayi müzesi oldu. Balat’ın renkli evleri sosyal medyanın en sevdiği arka planlardan biri; hafta sonları sokaklarında fotoğraf çektirmek için sıra bekleyen gelinler var. Kiralar yükseldi, eski sakinlerin bir kısmı gitti. Haliç temizlendi, ama temizlenen her şey gibi yeniden fiyatlandı.
Akşamüstleri kıyı yürüyenlerin. Unkapanı’ndan Eyüp’e uzanan sahil boyunca bisikletliler, bebek arabası iten babalar, çay termosunu çimenlere kurmuş aileler, metro köprüsünün altında güneşin batışını bekleyen gençler. On yıllar boyunca şehrin sırtını döndüğü su, şimdi yüzünü çevirdiği bir manzara. Banklara oturanların çoğu bu suyun bir zamanlar neye benzediğini bilmiyor. Bilenler de anlatmayı pek sevmiyor; sanki anlatırlarsa geri gelecekmiş gibi.
Yine de suyun kendisi, bütün bu tartışmalardan bağımsız, bir şeyi kanıtlıyor: Bir şehir yaptığı kötülüğü geri alabilir. Haliç’te artık sabahları kürekçiler antrenman yapıyor. Otuz dört yaşındaki Hande Uysal, bir kürek kulübüyle haftada üç sabah Ayvansaray’dan Eyüp’e doğru açılıyor. Dalgasız bir sabahta Haliç’in bir göl kadar sessiz olduğunu söylüyor; kürek suya girerken çıkan ses bir sayfanın çevrilişine benziyor. Arada bir denizanası görüyor; bir keresinde de, sisli bir sabah, uzakta bir yunusun sırtını gördüğüne yemin ediyor. Kulüpte kimse ona inanmamış. Bu kıyıda inanmamak da bir gelenek.
Fener sahilinde öğle oluyor. Genç adam kovasına beşinci istavriti atıyor. Rıfat Bey’in oltası henüz bir şey tutmamış, ama acelesi yok. Ona Haliç’in şimdi neye benzediğini soruyorum. Bir süre suya bakıyor, sonra, eski bir alışkanlıkla, burnunu kaldırıp havayı kokluyor. Uzun uzun. Yüzünde bir şaşkınlık, hatta hafif bir hayal kırıklığı var; çocukluğundan beri bu kıyıda hep bir şey kokmuş, şimdi o şeyi arıyor ve bulamıyor. “Deniz kokuyor,” diyor sonunda, bir itirafta bulunur gibi. “Sadece deniz.”