Bir Günün İçinde Bütün Hayat
Woolf’un Londra’sında bir haziran sabahı, Joyce’un Dublin’inde bir perşembe, Atay’ın romanında bir intihar haberi. Modernizm yüz yıl önce romanın saatini durdurdu; biz hâlâ o saatin içinde yaşıyoruz.

“Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.” Virginia Woolf’un 1925'te yayımlanan romanı bu kadar sıradan bir cümleyle açılır. Bir kadın, bir haziran sabahı, akşam vereceği davet için çiçek almaya çıkar. Roman bu tek günün içinde geçer; sabahtan geceye, Londra’nın sokaklarında, birkaç insanın kafasının içinde. Ne bir cinayet olur ne bir evlilik ne de bir miras kavgası. Ve yine de roman bittiğinde, Clarissa Dalloway’in bütün hayatını, gençliğini, pişmanlıklarını, savaştan dönmüş bir askerin delirişini ve bir imparatorluğun yorgunluğunu biliriz.
Modernizmin en büyük icadı belki budur: zamanı durdurmak, ama durdurduğu anın içine bütün zamanı sığdırmak. Üç yıl önce, 1922'de, James Joyce’un Ulysses’i aynı şeyi çok daha büyük bir iddiayla yapmıştı. Roman, 16 Haziran 1904 günü Dublin’de geçer; Leopold Bloom adında sıradan bir reklam acentesi çalışanının bir günü, Homeros’un Odysseia’sının on yıllık yolculuğuna denk tutulur. Aynı yıl T. S. Eliot Çorak Ülke’yi yayımladı; parçalanmış bir uygarlığın parçalanmış sesleri. 1922, İngilizce edebiyatın modernizm yılı olarak hatırlanır.
Bu yazarların hepsi, on dokuzuncu yüzyıl romanının güvenli dünyasına bir itirazla yola çıktı. Balzac’ın, Dickens’ın, Tolstoy’un romanlarında anlatıcı her şeyi bilirdi; olaylar başından sonuna doğru akar, karakterler bir kader çizgisi üzerinde ilerlerdi. Modernistler bu düzenin artık hayata benzemediğini düşünüyordu. Birinci Dünya Savaşı, büyük şehirler, Freud, Einstein, sinema. Dünya parçalanmıştı, roman da parçalanmalıydı. Bilinç akışı, iç monolog, kırık zaman, birden fazla anlatıcı. Bunlar bir teknik gösterisi değil, değişen bir dünyayı anlatmanın tek dürüst yolu olarak görülüyordu.
Türk edebiyatına modernizm, bir gecikmeyle ama kendine özgü bir biçimde geldi. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur’u 1949'da yayımladığında, roman İstanbul’da, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, tek bir günün etrafında örülüyordu. Mümtaz, hasta amcazadesi İhsan için ilaç ve hastabakıcı bulmak üzere şehrin içinde dolaşırken, bütün bir aşk hikâyesi, bütün bir kültürün hafızası, Boğaz’ın sabahları, eski musikinin makamları anılar hâlinde geri gelir. Tanpınar, Proust’u ve Bergson’u okumuştu; ama Huzur’da zaman, Batılı bir teknik olmaktan çıkıp İstanbul’un kendi zamanına dönüşür. Tanpınar’ın kitap olarak 1961'de yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise modernleşmenin kendisini bir saat şakasıyla anlatır: Bir toplum, saatlerini Batı’ya ayarlamaya çalışırken kendi zamanını kaybeder.
Asıl kırılma ise ellilerin sonunda ve yetmişlerde geldi. Yusuf Atılgan’ın 1959'da yayımlanan Aylak Adam’ı, İstanbul sokaklarında “o”nu, gerçek sevgiliyi arayan C.'nin bir yalnızlık romanıdır; Beyoğlu’nun kalabalığında yitip giden modern bireyin ilk büyük portrelerinden biri. Atılgan’ın 1973'te yayımlanan Anayurt Oteli ise bir taşra kasabasında, bir otel kâtibinin bilinç akışı içinde bir cinayeti ve bir çöküşü anlatır. Zebercet’in kafasının içinde, Faulkner’ın Güney’iyle Anadolu’nun ıssızlığı birleşir.
Ve elbette Oğuz Atay. 1971-72'de iki cilt hâlinde yayımlanan Tutunamayanlar, Türk romanının bütün kurallarını aynı anda çiğneyen bir kitaptı. Turgut Özben, intihar eden arkadaşı Selim Işık’ın izini sürerken, roman bir günlüğe, bir sözlüğe, bir şiire, bir parodiye, bir tiyatro metnine dönüşür. Atay, Joyce’un oyunculuğunu, Dostoyevski’nin ıstırabını ve Türkçenin ironisini tek bir sesin içinde toplar. Kitap yayımlandığında pek az ilgi gördü; Atay 1977'de, yalnızca kırk üç yaşındayken öldü. Tutunamayanlar ise sonraki kuşakların elden ele dolaştırdığı bir kült kitap oldu.
Bu yazarlara sıkça yöneltilen eleştiri, modernizmin “Batı’dan alınmış” bir şey olduğu, Türk okuruna yabancı geldiğidir. Bu eleştiri yanlış değil ama eksik. Woolf, Joyce ve Eliot da kendi geleneklerine yabancıydı; okurlarının çoğu onları anlamadı, eleştirmenler onları “okunmaz” buldu. Modernizm hiçbir yerde “yerli” değildi. Her yerde bir yabancılaşmanın edebiyatıydı. Atay’ın, Atılgan’ın, Tanpınar’ın yaptığı, bu yabancılaşmayı kendi şehirlerinin, kendi dillerinin, kendi tarihlerinin içinde yaşamaktı.
Bugün “modernizm” kelimesi bir edebiyat tarihi kitabının bölüm başlığı gibi duruyor. Ama bir günün içine bütün hayatı sığdırma çabası hiç bu kadar güncel olmamıştı. Telefonumuzun ekranında aynı anda bir savaş haberi, bir arkadaşın düğün fotoğrafı, bir reklam ve annemizin sesli mesajı yan yana duruyor. Dikkatimiz parçalanmış, zamanımız kırık, iç sesimiz hiç susmuyor. Clarissa Dalloway’in Londra sokaklarında yürürken kafasından geçenler, bugün İstiklal Caddesi’nde yürürken telefonuna bakan birinin kafasından geçenlerden çok farklı değil.
Belki de bu yüzden modernist romanlar yüz yıl sonra yeniden okunuyor. Onları okumak, artık bir “zor edebiyat” egzersizi değil. Kendi kafamızın içini, başka birinin cümleleriyle duymanın tuhaf ve teselli edici bir yolu. Mrs. Dalloway çiçekleri kendisi almaya karar verdi. Biz de bu sabah, belki farkında olmadan, aynı kararı verdik.