Gezi

Yerin Altından Kubbenin Altına

Yerebatan Sarnıcı’nın serin karanlığından Süleymaniye’nin ışığa boğulmuş kubbesine, Tarihi Yarımada’da bir gün süren ve hiç acele etmeyen bir yürüyüş.

Yerebatan Sarnıcı’nda, suyun üstünde yükselen sütun ormanı.

Yerebatan Sarnıcı’nda, suyun üstünde yükselen sütun ormanı. · Fotoğraf: Joseolgon / Wikimedia Commons (CC BY 4.0)

Dinle 4 dakika

Tarihi Yarımada’yı bir günde “gezmek” mümkün değil; on yıl burada yaşayanlar bile her seferinde bir avlu, bir çeşme, bir kapı keşfediyor. Ama bir günde yürümek mümkün. Aşağıdaki rota yaklaşık beş kilometre; Sultanahmet’te yerin altında başlıyor, yarımadanın sırtı boyunca yükseliyor ve Haliç kıyısında, bir vapur iskelesinin önünde bitiyor. Yolun çoğu yokuş aşağı, gerisi yokuş yukarı. Rahat ayakkabı giyin, bir şal ya da eşarp alın ve sabah erken çıkın. Ekim sonu, İstanbul’u yürümek için yılın en güzel haftalarından biri; kalabalık seyreldi, ışık yumuşadı, gölgeler uzun.

Yerebatan Sarnıcı — Güne yerin altından başlamanın bir mantığı var: Şehir henüz uyanırken siz Bizans’ın serin karanlığına iniyorsunuz. Sarnıç 6. yüzyılda, İmparator Justinianus döneminde, Büyük Saray’a ve çevresindeki yapılara su sağlamak için inşa edildi. Yüzlerce mermer sütun, sığ suyun üstünde, ölçülü ışıkla aydınlatılmış bir orman gibi yükseliyor. Sütunların bir kısmı daha eski yapılardan getirilmiş; bu yüzden başlıkları birbirine benzemiyor. En arka köşede, sütun kaidesi olarak kullanılmış iki Medusa başı var; biri yan yatırılmış, öbürü baş aşağı. Neden böyle konduklarına dair hikâyeler bol, kesin bir cevap yok. Sarnıç uzun bir restorasyonun ardından 2022'de yeniden açıldı; giriş saatlerini ve ücretleri gitmeden resmî sitesinden kontrol edin. Açılır açılmaz girerseniz su yüzeyindeki yansımaları neredeyse yalnız seyredebilirsiniz.

Sultanahmet Meydanı ve Hipodrom — Yukarı çıktığınızda solunuzda Ayasofya, karşınızda Sultanahmet Camii. İkisine de sonra döneceğinizi kendinize söyleyin ve meydanın uzun eksenine, eski Hipodrom’a doğru yürüyün. Bizans’ın araba yarışlarının yapıldığı bu alanda bugün üç anıt sıralanıyor: Mısır’dan getirilmiş Dikilitaş, Delfi’den gelen bronz Yılanlı Sütun’un kalıntısı ve Örme Sütun. Dikilitaş’ın kaidesindeki kabartmalara bakın; imparator, locasında oturmuş, yarışları izliyor. On altı yüzyıl sonra siz de aynı yerde, banklarda oturan ve simit yiyen insanları izliyorsunuz.

Divanyolu ve Çemberlitaş — Tramvay hattını izleyerek batıya, Divanyolu’na yürüyün. Bu cadde Bizans’ın ana caddesi Mese’nin, Osmanlı’nın ise saraydan Edirne Kapısı’na uzanan tören yolunun izini sürüyor. Yolun kenarındaki türbelere, sebillere ve küçük hazirelere bakmak için yavaşlayın. Birkaç yüz metre sonra Çemberlitaş’a, şehrin kurucusu Constantinus’un 4. yüzyılda diktirdiği sütuna varıyorsunuz. Yangınlarda kararmış, demir çemberlerle sarılmış hâliyle şehrin en eski ayakta kalan anıtlarından biri. Hemen yanındaki Çemberlitaş Hamamı, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyor; hamam faslını bir başka güne bırakacaksanız bile kapısından bir göz atın.

Kapalıçarşı — Nuruosmaniye Camii’nin avlusundan geçip Nuruosmaniye Kapısı’ndan çarşıya girin. Kapalıçarşı’nın çekirdeği, Fatih Sultan Mehmed döneminde inşa edilen Cevahir Bedesteni; çarşı yüzyıllar içinde bu taş yapının etrafında, sokak sokak büyüyerek bugünkü labirente dönüştü. Ana caddelerde kuyumcular ve turistlik dükkânlar ağır basıyor. Çarşının asıl ruhu ise yan sokaklarda ve hanlarda: Bir avlunun dibinde gümüş döven bir usta, ikinci kattaki bir atölyede halı tamir eden bir kadın, tepsiyle koşturan bir çaycı. Kaybolmaktan korkmayın; çarşıdan çıkmanın tek yolu, önce kaybolmak. Kapalıçarşı pazar günleri kapalı.

Sahaflar Çarşısı ve Beyazıt — Çarşının batı ucundan çıkınca, Beyazıt Camii’nin gölgesindeki Sahaflar Çarşısı’na girin. Asmalarla örtülü küçük avlu, Osmanlı’dan bu yana kitapçıların yeri. Bugün dükkânların çoğu ders kitabı ve yeni basım satıyor, ama raflarda biraz eşelenirseniz eski bir harita, sararmış bir şiir kitabı, birinin altını çizdiği bir roman bulmanız hâlâ mümkün. Beyazıt Meydanı’na çıkıp İstanbul Üniversitesi’nin anıtsal kapısının önünden kuzeye, Süleymaniye’ye doğru yürüyün.


Süleymaniye Külliyesi — Rotanın doruğu, kelimenin her iki anlamında da burası. Mimar Sinan’ın Kanuni Sultan Süleyman için 1550 ile 1557 arasında inşa ettiği cami, şehrin üçüncü tepesine oturuyor ve Haliç’ten bakıldığında silueti bütün yarımadayı taşıyor gibi görünüyor. İçeri girdiğinizde ilk fark ettiğiniz şey ışık oluyor: Yüzlerce pencereden süzülen gün ışığı, kubbenin altında neredeyse ağırlıksız bir boşluk yaratıyor. Sinan’ın kendisinin “kalfalık eserim” dediği rivayet edilen yapının akustiği de ünlüdür; bir fısıltının bile nasıl yayıldığını dinleyin. Namaz vakitlerinde ziyaret kısıtlanıyor; omuzları ve dizleri örten kıyafet şart, kadınlar için başörtüsü girişte veriliyor.

Caminin arkasındaki mezarlıkta Kanuni ile Hürrem Sultan’ın türbeleri yan yana duruyor. Külliyenin bir köşesinde, kendi inşa ettiği yapıya bakan küçük ve sade bir türbede ise Mimar Sinan yatıyor. Sonra avlunun Haliç’e bakan tarafındaki duvara gidin. Galata Kulesi, Haliç’in kıvrımı, köprüler, kubbeler, minareler; İstanbul’un kartpostallara giren manzarası, burada hiçbir kartpostala sığmayacak kadar geniş. Öğle yemeği için külliyenin çevresindeki kuru fasulyecilerden birine oturun. Fasulye, pilav, turşu. Mimar Sinan’ın gölgesinde bundan daha uygun bir öğün düşünmek zor.

Rüstem Paşa Camii — Süleymaniye’den Haliç’e doğru dik sokaklarla, Uzunçarşı’nın kalabalığına karışarak inin. Tahtakale’nin hırdavatçıları, plastik leğenler, ip makaraları, kahve kokusu. Bu karmaşanın ortasında, bir dizi dükkânın üstüne yükseltilmiş küçük bir cami saklanıyor. Rüstem Paşa Camii’ne dar bir merdivenle çıkıyorsunuz ve kapıdan girdiğiniz anda sokağın gürültüsü kesiliyor. Mimar Sinan’ın Kanuni’nin sadrazamı için yaptığı bu cami, içeriden baştan sona İznik çinileriyle kaplı: laleler, karanfiller, sümbüller, İznik’in o meşhur mercan kırmızısı. Pek çok İstanbullu bile buranın varlığından habersiz. Bunu bir sır gibi saklamanızı istemeyeceğiz ama yüksek sesle de söylemeyin.

Mısır Çarşısı ve Eminönü — Günün son durağı, adını bir zamanlar Mısır’dan gelen gelirlerle inşa edilmesinden alan Mısır Çarşısı. Yeni Cami külliyesinin parçası olan bu L biçimli çarşıda baharat yığınları, lokumlar, kuru meyveler ve peynirler arasında yürüyün. Bir kese pul biber, bir paket Türk kahvesi, bir dilim pastırma alın. Çarşının arka kapısından çıkınca Eminönü meydanındasınız. Martılar, vapur düdükleri, balık ekmekçilerin dumanı. Yorulduysanız iskeleden bir vapura binip karşıya geçin. Günün yarısını yerin altında başlattınız; bitirmek için suyun üstünden daha iyi bir yer yok.

Pratik bilgi: Rota yaklaşık beş kilometre ve molalarla birlikte bütün bir gün sürüyor. Müze ve sarnıçların giriş saatleri ile ücretleri sık değiştiği için resmî sitelerinden kontrol edin. Camileri cuma öğle namazı saatinde ziyaret etmekten kaçının. Tramvayın Sultanahmet, Çemberlitaş, Beyazıt ve Eminönü durakları rotanın hemen üzerinde; yorulduğunuz yerde bırakıp kalanını başka bir güne saklayabilirsiniz.

Defne Aksoy, Kadıköy’de yaşıyor; şehrin mahalleleri, zanaatkârları ve hafızası üzerine yazıyor. Tüm yazıları →

“Yerin Altından Kubbenin Altına” 27 Ekim 2026 tarihinde Şehirde Neler Var bölümünde yayımlandı.

Şehirde Neler Var bölümünden

Şehirde Neler Var

Gecenin Sesleri

Yirmi iki kişilik bir caz barı, deniz bülteninden besteler, kemençeyle tekno, bir avluda fasıl ve kira artışları üzerine bir şarkı üçlemesi.

Gezi

Kuleden Hisara

Galata Kulesi’nden Rumeli Hisarı’na, Boğaz’ın Avrupa yakasını kıyı kıyı yürümek ve dönüşü vapura bırakmak. Bir Pazar için on iki kilometrelik bir rota.

Şehirde Neler Var

Haftanın Sergileri

Bir iskelenin kayıp şemsiyeleri, kırk apartman merdiveni, indirilmiş kepenkler ve bir hamamın kubbesinden yağan seyyar satıcı sesleri.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.