Porsuk’un Kıyısında Bir Mektup
Öğrencilerin şehri, tramvayın şehri, lületaşının ve çiböreğin şehri. Eskişehir, İstanbul’dan iki buçuk saat uzakta, başka bir zaman diliminde yaşıyor gibi.

Hızlı tren Söğütlü Çeşme’den kalktığında İstanbul hâlâ uyanmaya çalışıyordu. İzmit körfezinin griliği, Sapanca’nın sisli kıyısı, Bilecik’in dar vadileri derken, iki buçuk saat sonra pencereden düz, geniş, sonbahar sarısına dönmüş bir ova görünmeye başladı. Eskişehir’e varmadan önceki son dakikalarda trenin içinde bir hareketlenme oluyor; öğrenciler sırt çantalarını topluyor, bir anne çocuğunun montunu düzeltiyor, karşımdaki yaşlı adam “geldik” diyor, kimseye söylemeden. İstasyondan çıktığınızda ilk fark ettiğiniz şey sessizlik. Sonra tramvayın zili.
Eskişehir, Türkiye’nin “yaşanabilir şehir” listelerinde hep üst sıralarda yer alan, bir tür şehir planlamacısı rüyası olarak anılan bir yer. Bu ünün bir kısmı hak edilmiş, bir kısmı biraz abartılı. Ama şehrin ortasından geçen Porsuk Çayı’nın kıyısında yürürken, bu ünün nereden geldiğini anlamamak zor. Çayın iki yakasında ağaçlı yürüyüş yolları, demir korkuluklar, küçük köprüler. Suyun üstünde gezi tekneleri ve, evet, gondollar. Venedik’le karşılaştırmanın gülünç olduğunu herkes biliyor, Eskişehirliler de dahil. Ama bir ekim öğleden sonrası, sarı yaprakların suya düştüğü bir saatte, kimse bu karşılaştırmayı yapmak zorunda hissetmiyor kendini. Porsuk, kendi başına yeterince güzel.
Şehrin asıl karakteri ise nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan öğrencilerden geliyor. Anadolu Üniversitesi ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, her eylül şehre on binlerce genç getiriyor. Bu gençler Eskişehir’i bir üniversite kampüsüne, kafeleri birer etüt salonuna, akşamları ise Adalar’daki barlar sokağını uzun bir mezuniyet partisine dönüştürüyor. Öğrenci kalabalığı şehrin ritmini belirliyor: Sabahları sakin, öğleden sonra hareketli, gece yarısından sonra canlı. Yazın öğrenciler gidince Eskişehir başka bir şehre, büyük ölçüde emeklilerin ve memurların sakin şehrine dönüşüyor.
Tramvay bu şehrin damarları. Şehir merkezinden geçen hatlar, otobüsün ve otomobilin yerini büyük ölçüde almış durumda. İki Eylül Caddesi’nde, yayaların arasından yavaşça süzülen beyaz-turuncu vagonlar, Eskişehir’in kendi kendine verdiği bir söz gibi: Burada acele etmeyeceğiz. Durakta bekleyen bir öğrenciye tramvayın kaç dakikada bir geldiğini soruyorum. “Bilmiyorum,” diyor, “hiç beklemedim ki.”
Odunpazarı’na tırmanmak için tramvaydan inip yokuş yukarı yürüyorum. Şehrin en eski mahallesi, adını bir zamanlar burada kurulan odun pazarından alıyor. Dar, arnavut kaldırımlı sokakların iki yanında sarıya, maviye, yeşile, pembeye boyanmış, cumbalı, ahşap çatkılı Osmanlı evleri sıralanıyor. Bu evlerin çoğu restore edilmiş; bazıları müze, bazıları kafe, bazıları butik otel olmuş. Odunpazarı, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alıyor. Sokaklar hafta sonları turist kalabalığıyla doluyor, ama bir hafta içi sabahı, yağmur yeni dinmişken, mahalle eski sessizliğine kavuşuyor.
Mahallenin tepesinde, on altıncı yüzyıldan kalma Kurşunlu Camii ve külliyesi duruyor; hemen aşağısında ise şehrin yeni simgesi: Japon mimar Kengo Kuma’nın tasarladığı, 2019'da açılan Odunpazarı Modern Müze. Üst üste yığılmış ahşap kirişlerden oluşan bina, mahallenin eski ahşap evleriyle bir sohbet ediyor gibi; hem onlara benziyor hem de onlardan bütünüyle farklı. İçeride çağdaş sanat, dışarıda üç yüz yıllık sokaklar. Eskişehir’in kendini tarif etme biçimi bu: Eskiyle yeninin arasında, ikisini de bırakmadan.
Odunpazarı’nın sokaklarında lületaşı atölyeleri var. Eskişehir, dünyada lületaşının çıkarıldığı birkaç yerden biri; beyaz, hafif, kolay oyulan bu taştan yapılan pipolar dünyanın dört bir yanındaki koleksiyonculara gidiyor. Bir atölyede yaşlı bir usta, bir pipo başına bir sultanın sarığını oyuyor. Kaç saattir bu pipoyla uğraştığını soruyorum. Cevap vermiyor, sadece pipoyu ışığa doğru kaldırıyor. Taşın içinden ışık geçiyor.
Öğle yemeği için tek bir seçenek var, en azından Eskişehirlilere göre: çibörek. Kırım Tatarlarının şehre getirdiği, ince hamurun içine çiğ kıyma ve soğan konup kızgın yağda pişirilen bu yarım ay biçimli börek, Eskişehir’in kimliğinin ayrılmaz bir parçası. Bir çiböreği ilk ısırdığınızda içindeki sıcak suyun ağzınızı yakması, neredeyse bir kabul töreni. Garson ikinci porsiyonu getirirken, “İstanbul’dan mı geldiniz?” diye soruyor. Evet diyorum. “Belli,” diyor, “hep ilkinde yakıyorsunuz.”
Akşamüstü Sazova Parkı’na gidiyorum. Bir masal şatosu, bir korsan gemisi, bir Japon bahçesi ve bir hayvanat bahçesi aynı parkın içinde. Bu parkın İstanbul’da olmasının imkânsız olduğunu düşünüyorum; yerin pahalılığından değil, ciddiyetsizliğinden. Eskişehir, kendini çok ciddiye almayan bir şehir. Bu da onu ciddiye almak için iyi bir sebep.
Dönüş treninde pencereden kararan ovaya bakıyorum. Bu topraklarda, Mihalıççık’ta Yunus Emre’nin, Sivrihisar’da Nasreddin Hoca’nın izleri var. Birinin “gelin tanış olalım” diyen sesi, öbürünün göle maya çalan inadı. Eskişehir bu iki sesin arasında bir yerde duruyor: biraz şiir, biraz şaka. Tren İstanbul’a yaklaştıkça şehrin ışıkları, gürültüsü, telaşı geri geliyor. Ben ise cebimde bir lületaşı parçası, ağzımda çiböreğin yanığı, Porsuk’un sarı yapraklarını hâlâ gözümün önünde tutmaya çalışıyorum.