Garda Bir Karamazov
Emekli edebiyat öğretmeni Nevzat Bey, otuz yıldır her ekim Karamazov Kardeşler’i baştan okur. Bu yıl Eskişehir Garı’nda Ankara’ya giden son treni beklerken, kitabın bitmesine bir bölüm kala biri yanına oturur.

Nevzat Bey Karamazov Kardeşler’i ilk kez on dokuz yaşında, Ankara’da, Cebeci’deki bir öğrenci evinde, bir kış boyunca okumuştu. Soba yanmadığı için kitabı yorganın altında, el feneriyle okumuştu. Alyoşa’nın manastırdan çıktığı bölümde fenerin pili bitmiş, Nevzat sabahı beklemek zorunda kalmıştı. O gece hiç uyumamıştı. Sabah ilk ışıkla birlikte kitabı yeniden açtığında, bir şeyin değiştiğini, artık eskisi gibi olmayacağını hissetmişti. Neyin değiştiğini hiçbir zaman tam olarak söyleyemedi.
Otuz sekiz yıl Eskişehir’de, önce bir dershanede, sonra bir devlet lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Her yıl öğrencilerine Dostoyevski’yi anlattı, her yıl birkaçı kitabı gerçekten okudu, birkaçı da okumuş gibi yaptı. Hangisinin hangisi olduğunu her zaman bilirdi. Gerçekten okuyanlar, derste bir şey sormadan önce kısa bir süre susarlardı.
Emekli olduğu yıl karısı öldü. Ondan sonra her ekim, ilk yaprakların Porsuk’a düşmeye başladığı hafta, Karamazov Kardeşler’i baştan okumaya başladı. Kimseye söylemedi. Bir ritüel olduğunu kendisi de kabul etmezdi. “Kitap uzun,” derdi soran olursa, “kış da uzun.”
Bu yıl kitabın son bölümüne Eskişehir Garı’nda geldi. Kızı Ankara’daydı, torunu hastalanmıştı, Nevzat akşam treniyle gidecekti. Treni beklemek için bir saat erken gelmişti, çünkü her yere bir saat erken giderdi. Bekleme salonunun köşesindeki sandalyeye oturdu, kitabı açtı, Alyoşa’nın çocuklara taşın başında yaptığı konuşmayı okumaya hazırlandı. Bu bölümü otuz kez okumuştu ve her seferinde, son sayfalarda, gözleri yanardı.
Yanına biri oturdu. Genç bir adam, yirmi beş yaşlarında, sırtında büyük bir çanta, elinde bir kâğıt bardak çay. Nevzat Bey başını kaldırmadı. Ama adamın kitaba baktığını hissetti.
“Karamazov,” dedi adam, sanki bir tanıdığı görmüş gibi.
Nevzat Bey başını kaldırdı. “Okudunuz mu?”
“Yarısına kadar.” Adam omuz silkti. “İvan’ın Büyük Engizisyoncu’yu anlattığı yerde bıraktım. Sonra devam edemedim.”
“Neden?”
Adam bir süre çayına baktı. “Haklı geldi,” dedi sonunda. “Engizisyoncu. İnsanlara özgürlük değil, ekmek ve düzen lazım diyor ya. Haklı geldi bana. Ve haklı geldiği için korktum. Kitabı kapattım, bir daha açmadım.”
Nevzat Bey bu cevabı otuz sekiz yıl boyunca hiçbir öğrencisinden duymamıştı. Duymayı beklediği cevaplar vardı: sıkıcıydı, uzundu, isimler karışıktı, Rus isimleri akılda kalmıyordu. Ama korku, hayır. Korkuyu hiç duymamıştı.
“Alyoşa ne cevap veriyor biliyor musunuz?” diye sordu.
“Bir şey söylüyor mu ki?”
“Söylemiyor. İvan’ı öpüyor.” Nevzat Bey kitabı kapattı, parmağını sayfaların arasında tuttu. “Hikâyede İsa da Engizisyoncu’yu öpüyor, tek kelime etmeden. Alyoşa da aynısını yapıyor. İvan ona ‘bunu benden çaldın’ diyor, gülerek.”
Adam ona baktı. “Ama bu bir cevap değil.”
“Değil,” dedi Nevzat Bey. “Dostoyevski de bunu biliyordu. Engizisyoncu’ya bir cevap yazamadı. Yazabileceği en iyi şey buydu. Bir öpücük. Bir de geri kalan altı yüz sayfa.”
Adam güldü. Anonsu duydular: Ankara treni peronda. Nevzat Bey kalkmadı.
“Sizin treniniz mi?” diye sordu adam.
“Benim trenim. Bir sonrakine binerim.”
“Bu son tren.”
Nevzat Bey bunu biliyordu. Kızını arayıp sabah geleceğini söylemesi gerekecekti. Torununun ateşi düşmüştü zaten, akşam telefonda öyle demişlerdi. Ama yine de gidecekti, çünkü söz vermişti. Sabah ilk trenle.
Kitabı açıp adama uzattı. “Son bölüm,” dedi. “Taşın başında. On beş sayfa. Burada okuyun. Ben bekliyorum.”
Adam kitabı aldı. Bir süre kapağına baktı, sonra Nevzat Bey’in parmağının durduğu sayfayı açtı. Okumaya başladı. Nevzat Bey pencereden peronu seyretti. Tren kalktı, ışıkları uzaklaştı. Bekleme salonu boşaldı. Temizlikçi kadın paspasla geçti, ikisine de bir şey sormadı.
Adam okudu. Bir yerde durdu, bir sayfa geri gitti, yeniden okudu. Nevzat Bey bunu fark etti ama bakmadı. Gerçekten okuyanlar bir şey söylemeden önce susarlar.
Son sayfaya geldiğinde adam bir süre kitabı açık tuttu. Sonra kapattı. Nevzat Bey’e uzattı. Nevzat Bey almadı.
“Sizde kalsın,” dedi. “Benim evde iki tane daha var. Baştan okuyun. İvan’ın yerine geldiğinizde korkarsanız, durmayın. Devam edin. Korku, kitabın ortasında. Cevap sonunda değil, ama sonunda bir şey var.”
Adam kitabı çantasına koydu. Ayağa kalktı, bir an duraksadı, sonra eğilip Nevzat Bey’in elini öptü. Nevzat Bey bir şey söylemedi. Adam gittiğinde, bekleme salonunda tek başına, gözlerinin yandığını fark etti. Otuz birinci kez. Bu sefer kitap elinde değildi.
Sabah ilk trenle Ankara’ya gitti. Torununun ateşi düşmüştü. Kızı neden gecikti diye sormadı. Nevzat Bey de anlatmadı. Ama eve döndüğünde, raftaki iki Karamazov’dan birini aldı ve baştan okumaya başladı. Ekim henüz bitmemişti.