Şefaat Yerine Seyahat
1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.

Geçen bayram teyzeme “Allah şifa versin” yazmak istedim; telefonum bunu “Allah şifre versin” olarak gönderdi. Teyzem, yetmiş iki yaşında ve e-devlet şifresini üç kez sıfırlatmış bir kadın olarak, mesajı bir dua olarak kabul etti ve teşekkür etti. Bu küçük kazadan sonra otomatik düzeltmeye kızmayı bıraktım. Çünkü Türk edebiyatının en uzun, en tuhaf, en eğlenceli kitaplarından biri de bir dil sürçmesiyle başlar. Üstelik o sürçme, benimkinden çok daha iyi sonuçlanmıştır.
Yıl 1630, aylardan muharrem, gecelerden aşure gecesi. Unkapanı’nda doğmuş, saray kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zılli’nin oğlu, yirmi yaşındaki Evliya, rüyasında kendini Yemiş İskelesi yakınlarındaki Ahi Çelebi Camii’nde bulur. Cami kalabalıktır; peygamberler, sahabeler, evliyalar oradadır. Ve Hz. Muhammed oradadır. Genç Evliya heyecandan titreyerek elini öper ve “Şefaat ya Resulallah” diyecekken ağzından “Seyahat ya Resulallah” çıkar. Kendi anlattığına göre, Peygamber gülümser ve ona hem şefaati, hem seyahati, hem de ziyareti bağışlar.
Evliya uyandığında bir yorumcuya danışır; yorumcu rüyanın açık olduğunu söyler: gezecek, gördüklerini yazacaksın. Evliya da bunu yapar. Sonraki yaklaşık yarım yüzyılı yollarda geçirir ve geride on ciltlik bir kitap bırakır: Seyahatname.
Seyahatname'yi okumak, bir tarih kitabı okumaktan çok, çok bilgili ve çok keyifli bir amcayla uzun bir otobüs yolculuğuna çıkmaya benzer. Her şehrin kalesini, camilerini, hamamlarını, çarşılarını, insanlarının yüz hatlarını, şivelerini, yemeklerini, hatta havasının mizaçlara etkisini anlatır. Bir yerde Bitlis’in elmalarından, başka bir yerde Kahire’nin tavuk kuluçkahanelerinden söz eder. Birinci cilt baştan sona İstanbul’dur ve içinde, 1638'de Bağdat seferi öncesinde düzenlendiği anlatılan büyük esnaf alayının dökümü vardır: şehrin bütün loncaları, kendi aletleri, kendi tezgâhları, kendi şarkılarıyla padişahın önünden geçer. Evliya bu alayı bir sayım memurunun titizliği ve bir sunucunun coşkusuyla anlatır.
Elbette bir de rakamlar meselesi var. Evliya’nın verdiği sayılar, deyim yerindeyse, bir yolcunun anlatımının cömertliğini taşır. Şehirlerin ev sayıları, ordulardaki asker sayıları, bir kalenin burç sayıları zaman zaman o kadar büyür ki, tarihçiler onun metnini bir belge gibi değil, bir tanıklık ve bir anlatı gibi okumayı tercih eder. Kendisinin gittiğini söylediği bazı yerlere gerçekten gidip gitmediği hâlâ tartışılır. Ama Evliya’nın yalan söylediğini düşünmek, bir ozanın hikâyesini noter tutanağıyla karşılaştırmaya benzer. O, gördüğünü anlatmaktan çok, görmenin heyecanını anlatır.
Evliya’nın en ünlü yolculuklarından biri 1665'teki Viyana yolculuğudur. Bir Osmanlı elçilik heyetiyle birlikte gittiği şehirde Aziz Stefan Katedrali’ni, saatleri, kütüphaneleri ve hatta bir hastaneyi anlatır. Avrupa’yı hayranlıkla ama kendi ölçüleriyle, karşılaştırarak, kimi zaman takılarak anlatır. Bu karşılaştırmaların kendisi, on yedinci yüzyılda bir İstanbullunun dünyayı nasıl gördüğüne dair eşsiz bir belgedir.
Bugün Evliya’yı okuyan biri en çok onun merakına şaşırır. Dilleri, lehçeleri dinler, kelime listeleri çıkarır. Yemek tarifleri verir. Bir şehrin insanlarının neden güzel, öbür şehrin insanlarının neden huysuz olduğunu sularının kalitesine bağlar. Bir yolculuktan dönüp hemen bir sonrakine çıkar. Hayatında hiç evlenmediği, hiçbir resmî göreve uzun süre bağlanmadığı, hep bir paşanın maiyetinde, bir elçinin yanında, bir seferin peşinde olduğu anlatılır. Bir tür on yedinci yüzyıl gezi yazarıdır; ama bu kez, takipçileri değil, okurları için.
Evliya’nın ne zaman ve nerede öldüğünü kesin olarak bilmiyoruz. Çoğu kaynak 1680'lerin başını, Kahire’yi ya da İstanbul’u gösterir. Seyahatname'nin el yazmaları ise yüzyıllar boyunca kütüphanelerde dolaştı ve kitabın tamamı ancak yirminci yüzyılda basılabildi. 2011'de, doğumunun dört yüzüncü yılında, UNESCO onu anma yıldönümleri arasına aldı.
Unkapanı’ndan bugün geçerken, köprünün trafiğinde, Haliç’in kenarındaki minibüs duraklarında, Evliya’nın doğduğu sokağı aramak boşuna. Ama şehrin her köşesinde onun bıraktığı bir cümle var. Bir hamamın kubbesinden, bir çeşmenin tarihinden, bir esnafın tezgâhından söz ederken çoğu zaman, farkında olmadan, onun dilini konuşuyoruz.
Rüyasındaki o sürçme, bir bakıma bütün edebiyatın kaynağı. Bir şey söylemek isterken başka bir şey söyleriz ve o başka şey, bazen bizi asıl gideceğimiz yere götürür. Evliya şefaat isteyecekti; seyahat istedi ve rivayete göre ikisini de aldı. Benim otomatik düzeltmem teyzeme şifre diledi; teyzem o hafta e-devlet şifresini hatırladı. Hiçbir şey kanıtlamıyor, biliyorum. Ama Evliya olsa bunu da yazardı, muhtemelen birkaç rakam ekleyerek.