Hayalde Çektiğimiz Acılar
İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.

Saat gece üçü on geçiyor ve henüz gelmemiş bir e-postaya cevap yazıyorum. Kafamda yazıyorum tabii. Sabah dokuzda bir toplantı var; o toplantıda bana bir soru sorulacak, ben o soruyu yanlış cevaplayacağım, yanlış cevabım bir sonraki toplantıda hatırlatılacak, oradan bir yıl sonraki bir değerlendirmeye, oradan da kira sözleşmesinin yenilenmediği bir ağustos sabahına uzanan bir zincir kuruluyor. Zincirin her halkası sağlam, mantıklı, neredeyse zarif. Tek kusuru, hiçbirinin henüz olmamış olması.
Bu gece mesaisini bana öğreten bir öğretmen olmadı; sanırım çoğumuz kendi kendimize öğrendik. Ama bu dersten vazgeçmenin yolunu, beklenmedik bir yerden, iki bin yıl önce Roma’da yaşamış bir devlet adamının mektuplarından öğrendim.
Lucius Annaeus Seneca, milattan birkaç yıl önce bugünkü İspanya’nın Córdoba şehrinde doğdu. Hayatı, bir Stoacıdan beklenecek dinginlikten çok uzaktı: Caligula’nın öfkesinden kıl payı kurtuldu, Claudius döneminde Korsika’ya sürüldü, geri çağrıldığında genç Neron’un hocası, sonra danışmanı oldu, imparatorluğun en zengin adamlarından biri hâline geldi. Sonunda, milattan sonra 65 yılında, bir suikast girişimine karıştığından şüphelenen eski öğrencisinin emriyle kendi canına kıymak zorunda kaldı. Yani kaygı konusunda bir kuramcı değil, bir uygulayıcıydı. Korkulacak çok şeyi vardı ve korktuklarının bir kısmı gerçekten başına geldi.
Ömrünün son yıllarında, Sicilya’da görevli genç dostu Lucilius’a yüzü aşkın mektup yazdı. Bu mektuplar bugün Ahlak Mektupları adıyla okunuyor ve on üçüncüsünde, gece üçteki zincirlerimin tam ortasına düşen bir cümle var: “Lucilius, bizi ezen şeylerden çok, bizi korkutan şeyler var; gerçekte değil, hayalimizde daha sık acı çekiyoruz.”
Bu cümleyi ilk okuduğumda biraz kırıldım, itiraf edeyim. İnsanın kendi acısının “hayalî” olduğunu duyması, hele de iki bin yaşında bir Romalıdan duyması, hoş değil. Ama Seneca acının sahte olduğunu söylemiyor. Söylediği daha ince bir şey: acıyı yanlış zamanda çekiyoruz. Aynı mektupta bunu bir tür muhasebe defterine döker gibi sınıflandırıyor: bazı şeyler bize gereğinden fazla eziyet eder, bazıları gereğinden önce, bazıları da hiç etmemesi gerekirken. Fazlalık, erkenlik, gereksizlik. Gece üçteki zincirimin her halkası bu üç sütundan birine rahatça yerleşiyor.
Bu sınıflandırmanın güzelliği, kaygıyı bir duygu olmaktan çıkarıp bir hesap hatasına dönüştürmesi. Duyguyla tartışılmaz; ama bir hesap kontrol edilebilir. Seneca Lucilius’a tam olarak bunu öneriyor: korkunun karşısına geçip ona belgelerini sormak. Bu kötülüğün geleceğine dair kesin bir kanıt var mı? Yoksa yalnızca olasılığa mı tutunuyoruz? Olasılığa tutunuyorsak, unutmayalım ki olasılık iki yöne de çalışır. Beklenen felaket gelmeyebilir; gelen felaket beklendiği kadar ağır olmayabilir; yolda başka bir şey olur, mesele kendiliğinden çözülür. Seneca bu sonuncusuna özel bir yer ayırıyor: nice şeyin, kimse bir şey yapmadan, bir tesadüfle ya da zamanın akışıyla yön değiştirdiğini hatırlatıyor.
Yüzyıllar sonra Michel de Montaigne’e atfedilen bir söz bu mektubun özeti gibidir: hayatım korkunç talihsizliklerle doluydu, ama çoğu hiç başıma gelmedi. Söz Montaigne’in kendisine mi ait, yoksa sonradan mı ona yakıştırıldı, emin olamıyoruz. Seneca’ya ait olduğundan ise eminiz.
Peki bu bilgiyle ne yapacağız? Seneca bir terapist değil ve mektupları bir egzersiz kitabı gibi okunmamalı. Yine de satır aralarında üç alışkanlık seçilebiliyor; ben bunları gece üçte denedim ve işe yaradıklarını söyleyebilirim, en azından bazı geceler.
Zamanı ayırmak. Doksan sekizinci mektupta Seneca, geleceğin kaygısını taşıyan ruhun bedbaht olduğunu yazar; çünkü o ruh, felaketi yaşamadan önce bir kez, yaşarken bir kez daha çeker. Kaygı, acıyı iki kez ödemektir. Ben artık kendime yalnızca şunu soruyorum: bu şey şu anda, bu odada oluyor mu? Cevap çoğu zaman hayır. Toplantı sabah dokuzda; oda ise karanlık ve sessiz.
En kötüsünü sonuna kadar düşünmek. Paradoksal gelebilir ama Stoacılar korkudan kaçmayı değil, korkunun içinden yürümeyi önerir. Korkunun gücü bulanıklığından gelir; en kötü ihtimali gerçekten, ayrıntısıyla, adım adım düşündüğünüzde, çoğunlukla taşınabilir bir şeye dönüştüğünü görürsünüz. Kira sözleşmesi yenilenmezse taşınırım. Taşınmak yorucudur; ölümcül değildir.
Sabahı beklemek. Bu benim katkım, Seneca’nın değil; ama onun ruhuna uygun olduğunu düşünüyorum. Gece üçte kurulan zincirler sabah sekizde çoğu zaman tuhaf biçimde hafiflemiş olur. Gecenin hesapları, karanlıkta tutulmuş bir defter gibidir; ışıkta yeniden toplamak gerekir.
Seneca’nın mektuplarını okurken en çok etkilendiğim şey, bunları kendisinin de muhtaç olduğu bir sesle yazması. Başka bir mektubunda, Lucilius’a öğüt verirken aslında kendi kendine konuştuğunu, hasta yatağında yatan birinin yan yataktakine ilaç önermesi gibi yazdığını söyler. Bu itiraf, mektupları bir vaaz olmaktan kurtarıyor. Bir bilge kürsüden konuşmuyor; uykusuz bir adam, başka bir uykusuz adama, gecenin bir saatinde, işe yarayan bir şey bulduğunu haber veriyor.
Bu gece de uyanırsam, zinciri yeniden kurmaya başlarsam, o cümleyi hatırlamaya çalışacağım. Bizi ezen şeylerden çok, bizi korkutan şeyler var. Ezen şeyler geldiğinde onlarla yüzleşecek gücü bulacağız; Seneca bulmuştu. Korkutan şeylere gelince, onların bir kısmı sabaha kadar yaşamayacak.
Bu yazı, Maria Popova’nın The Marginalian’daki “A Stoic’s Key to Peace of Mind: Seneca on the Antidote to Anxiety” başlıklı yazısından esinlendi.