Çevrilmeyen Kelimelerin Gümrüğü
Hüzün, gönül, keyif ve yakamoz başka dillere geçerken bavullarının bir kısmını sınırda bırakmak zorunda kalıyor; belki de iyi ki.
Her çevirmenin bir kara listesi vardır. Ben ona gümrük defteri diyorum: bir dilden ötekine geçerken bavulunun yarısını sınırda bırakmak zorunda kalan kelimelerin, el konulan eşyalarının dökümü. Türkçenin bu defterde epeyce kalın bir bölümü var ve bölüm her yıl biraz daha kabarıyor; çünkü dünyanın dört bir yanında “çevrilemeyen kelimeler” listeleri hazırlayan tatlı ve yorulmaz editörlerin Türkçeye ayrı bir zaafı var. Bu listelerde dört kelime hep başı çeker: hüzün, gönül, keyif, yakamoz. Bu yazı, onların gümrükte neleri kaybettiğini sayma girişimi.
Hüzünle başlayalım, çünkü en çok yolculuk eden o. Nobel ödüllü bir romancının İstanbul hatıratı kelimeyi İngilizceye neredeyse hiç çevirmeden, olduğu gibi taşıdı ve o günden beri hüzün, Batı’nın İstanbul hakkındaki ortak sözlüğüne yerleşti. Bunun bedeli, kelimenin bir hediyelik eşyaya dönüşmesi oldu. Oysa hüzün melankoliyle karıştırıldığında asıl ayrıntısını kaybeder. Melankoli bireyseldir; insanın kendi içine, bir bodrum katına iner gibi iner. Hüzün ise ortaklaşadır; bir şehrin, bir mahallenin, bir vapur iskelesinin üstüne çöken ve herkesin aynı anda soluduğu bir havadır. Melankoliyle yalnız kalırsınız, hüzünle kalabalık. Bir İngilize hüznü anlatmak için ona bir fotoğraf göstermek gerekir; tercihen kasımda, Eminönü’nde, yağmur dinmek üzereyken çekilmiş bir fotoğraf.
Gönül ise başka bir dert. Sözlük onu “kalp” diye çevirmeye çalışır ve bunda pek haksız da sayılmaz; ama Türkçenin zaten bir kalbi var. Kalp kan pompalar, kalp krizi geçirir, kalp ameliyat edilir. Gönül bunların hiçbirini yapmaz. Gönül kırılır, gönül alınır, gönül verilir, gönül koyulur; gönül borcu, ödendikçe azalmayan tek borçtur. Gönülsüz yapılan bir iş, yalnızca isteksizce yapılmış bir iş değil, bir tür ahlaki geri çekilmedir. Yunus Emre bu kelimenin ağırlığını yedi yüz yıl önce tartmıştı:
Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı; iki cihan bedbahtı, kim gönül yıktı ise.
Yani gönül, Tanrı’nın oturduğu yerdir ve onu yıkan iki dünyada da bahtsızdır. İngilizceye “heart” diye çevirdiğinizde bu tahtı bir pompaya, bu teolojiyi bir anatomiye indirgersiniz. “Soul” derseniz fazla kilise kokar, “mind” derseniz fazla Kartezyen. Gönül ikisinin arasında, kalbin düşünebildiği, aklın da sevebildiği o belirsiz bölgede durur. Çevirmen orada, sınır kapısında, pasaportu elinde bekler.
Keyif dörtlünün en sinsisidir, çünkü çevrilebilir görünür. “Pleasure” mı, “enjoyment” mı, “mood” mu? Hepsi kısmen doğru, tamamen yanlış. Kelime, Arapçada “nasıl” diye soran bir kökten gelir; zamanla bir hâlin, bir kıvamın, bir şeyin nasıl olduğunun adı olmuştur. Bu yüzden keyif hem bir eylem hem bir durum. “Keyif yapmak” bir şey yapmamaktır. “Keyfim yok” bir hastalık değildir ama sağlık da sayılmaz. “Keyfine bak” bir izin, “keyfi bilir” bir teslimiyet, “keyif çatmak” ise neredeyse bir güzel sanat dalıdır. Öğleden sonra deniz kenarında gazetesini katlayıp gözlerini kısan bir adam ne mutludur ne huzurlu; keyiflidir. Bu hâl, verimlilik çağının bütün dillerine karşı küçük bir isyandır ve belki de bu yüzden çevrilemez: çevrilebilmesi için önce bir işe yaraması gerekirdi.
Ve yakamoz. Listelerin gözdesi, yıllar önce bir Avrupa yarışmasında “dünyanın en güzel kelimesi” seçildiği hep anlatılan kelime. Yakamoz, gece denizde kürek darbelerinin, geçen bir balığın, bir yüzücünün kollarının ardında beliren o yeşilimsi parıltıdır; deniz canlılarının kendi ışığı. Burada sözlüğün işi kolay görünür, çünkü İngilizcede “bioluminescence” var: bilimsel, doğru, eksiksiz. Ama bu kez kayıp başka bir yerde yaşanıyor, çünkü yakamozu en çok yanlış çevirenler Türkçe konuşanların kendisi. Kaç şarkıda, kaç şiirde, kaç düğün davetiyesinde yakamoz, ayın denizdeki yansıması diye geçer? O yansımanın zaten bir adı var, mehtap; ama dilin en güzel kelimesinin ne demek olduğunu bilmemek, en azından ona ne kadar âşık olduğumuzu gösteriyor. Bir kelimeyi o kadar sevmişiz ki anlamına bakma gereği duymamışız.
Çevrilemeyen kelimelerin asıl sırrı belki de şu: bir anlam değil, bir ilişki taşırlar. Hüzün bir şehirle, gönül bir Tanrı’yla ya da bir sevgiliyle, keyif zamanla, yakamoz karanlıkla kurulmuş bir ilişkidir. Bir kelimeyi çevirmek, onu bu ilişkiden koparıp başka bir dilin yalnızlığına bırakmak demektir. İyi çevirmenler bunu bilir ve çoğu zaman en dürüst çözümü seçer: kelimeyi olduğu gibi bırakır, italik yazar, bir dipnot ekler. Dipnot, gümrükte el konulan eşyaların tutanağıdır; okur hiç değilse neyin kaybolduğunu bilir.
Yine de çevrilemeyen kelime listelerinden hoşlanmıyorum; her biri bir dili egzotik bir hediyelik eşya dükkânına çeviriyor. Türkçe “hüzün” diyebildiği için daha derin, “keyif” diyebildiği için daha bilge değil. Portekizce konuşan bir çevirmen “saudade”ı, Almanca konuşan “Sehnsucht”u bizim dilimize geçirirken aynı sınır kapısında, aynı tedirginlikle bekliyor. Ama itiraf edeyim: bir İngiliz arkadaşım bir yaz gecesi Moda’da, kayıkçının küreğinin ardında parlayan suyu görüp “What is that?” diye sorduğunda ona “bioluminescence” demedim. Yakamoz dedim. Bazı kelimeler çevrilmez; yalnızca gösterilir.