Vapurun Son Seferi
Kırk yıldır aynı hatta çalışan bir kaptan, emekliliğinden önceki son haftasında Boğaz’ı anlatıyor.
Sabahın altı kırkında Kadıköy iskelesinde sis, denizden değil de iskelenin tahtalarından yükseliyormuş gibi duruyor. Turnikeden geçen ilk yolcular, ellerinde karton bardaklar, bekleme salonunun buğulu camlarında kendi yüzlerine bakıyor; dışarıda, palamarına bağlı bekleyen geminin burnu bile seçilmiyor. Yukarıda, kaptan köşkünde, Nevzat Gürbüz avucunu pirinç makine telgrafının koluna koyup bir an öyle tutuyor, sonra bırakıyor. Dua değil bu, alışkanlık; kırk yılın alışkanlığı. “Sisi severim,” diyor, gözünü camdan ayırmadan. “Sis olunca herkes susar. Martılar bile.”
Gürbüz altmış dört yaşında ve önümüzdeki pazartesi emekli oluyor. Kadıköy–Karaköy hattındaki son haftası bu; kendi hesabına göre geriye otuz bir sefer kaldı. Sayıyı ben sormadan söylüyor, kanıt olarak da gömleğinin cebinden dörde katlanmış bir sefer çizelgesi çıkarıyor. Kâğıdın arkasına kurşunkalemle çentikler atılmış, beşer beşer, mahpus duvarındaki gibi. “Hanım takvimden yaprak koparıyor, ben çentik atıyorum,” diyor. “Evde iki ayrı geri sayım var. Biri şaşırsa öbürü düzeltiyor.”
Gerzeli. Babası Karadeniz’de takaya çıkmış, amcası Sinop limanında römorkörde çalışmış; ailede denize girmemiş erkek yok, ama vapura giren ilk kişi o. 1986 sonbaharında, şehir hatları henüz devletin denizcilik işletmesine bağlıyken, yirmi iki yaşında gemici olarak başlamış. İlk işi halat atmak. “Halat atmak kolay sanılır,” diyor. “Atarsın, iskeledeki adam tutar. Öyle değil. Halat ıslaksa ağırdır, rüzgâr varsa havada kıvrılır, iskeledeki adam o sırada sigara yakıyorsa hiç tutulmaz.” İlk ayında halatı iki kez denize düşürmüş. İkincisinde yaşlı bir lostromo onu kenara çekmiş ve tek kelime etmeden halatın nasıl sarılacağını göstermiş: dirsekten avuca, avuçtan dirseğe, sekiz çizerek. Gürbüz bu hareketi şimdi, konuşurken, havada, görünmez bir halatla yapıyor ve yaptığının farkında değil.
Gemicilikten kaptanlığa uzanan yol on beş yıl sürmüş. Arada Üsküdar’a, Adalar’a, Boğaz’ın yukarı iskelelerine de gitmiş, ama döne dolaşa hep bu hatta dönmüş. Gençliğindeki vapurları, Ellili yıllarda İskoçya’da yapılmış, salonları ahşap kaplı, makine dairesinin gümbürtüsü yolcunun ayak tabanına kadar ulaşan o yaşlı gemileri, eski bir sevgiliyi anar gibi anıyor: kusurlarını sayarak, ama belli ki tam da o kusurlar yüzünden severek. “Hantaldılar,” diyor. “Dümeni kırarsın, gemi önce bir düşünür, sonra döner. Onlarla yanaşmayı öğrenen her yere yanaşır.”
Haritada bu yolculuğun hiçbir esrarı yok. Kadıköy’den Karaköy’e vapurla yirmi dakika, iki çay, bir simit. Ama bu yirmi dakikada gemi dünyanın en tuhaf kavşaklarından birinden geçiyor. Karadeniz’den inen tankerler, Haydarpaşa’nın önünden kıvrılan Üsküdar vapurları, Haliç’ten burnunu çıkaran motorlar, turistleri Kız Kulesi’nin etrafında dolaştıran tekneler, bir de nereden çıktığı hiçbir zaman anlaşılmayan balıkçı sandalları. Trafik ışığı yok, şerit yok; düdük var, ama kimse düdük sesiyle yolunu değiştirmiyor. “Burada kural şu,” diyor Gürbüz, “karşındakinin ne yapacağını ondan önce bileceksin. Tankerin köprüsünde kim var, hangi dili konuşuyor, bilemezsin. Ama gemisinin suya nasıl oturduğuna bakar, nasıl döneceğini anlarsın.”
Asıl mesele ise su. Boğaz’ın yüzey akıntısı Karadeniz’den Marmara’ya doğru iner, Sarayburnu’na çarpıp kıvrılır; poyraz estiği günlerde bu akıntı hızlanır ve Karaköy’e yanaşan gemiyi görünmez bir el gibi itip kakar. Lodosta derdin yeri değişir: dalga Kadıköy koyunun içine dolar, iskelenin dibinde su kabarıp çöker, gemi palamarında huysuz bir at gibi kıpırdanır. Gürbüz bu iki rüzgârın adını, insanların yıllanmış komşularından söz edişi gibi, hem bıkkın hem şefkatli bir sesle anıyor. Poyrazı daha çok seviyor. “Poyraz dürüsttür,” diyor. “Ne yapacaksa yüzüne yapar. Lodos arkandan iş çevirir.”
Yanaşma, bu mesleğin hem en zor hem en görünmez anı. Gemi iskeleye yaklaşırken kaptan makineyi tam zamanında tornistana alır, burnu akıntıya göre birkaç derece önceden kırar; gemici halatı atar, iskele memuru babaya geçirir. Bütün bunlar doğru yapıldığında yolcu hiçbir şey hissetmez. Gürbüz’ün mesleğe dair bir teorisi varsa, o da bundan ibaret: “İyi yanaşmayı kimse fark etmez. Kötüsünü herkes fark eder.” Ölçüsünü sorduğumda eliyle alt kattaki çay ocağını gösteriyor. “Bardaklar söyler. Tabağın içinde şıngırdarlarsa ayıp.”
Çay ocağında on bir yıldır Ramazan Kılıç çalışıyor. İnce belli bardakları tezgâhın kenarına öyle sık dizmiş ki aralarına bir parmak girmez. Kaptanını övmek için ağzını açmadan önce bir an düşünüyor, sonra bir zanaatkârın ötekini övebileceği tek dille, iş üzerinden övüyor: “Nevzat Ağabey yanaşırken kesme şeker tabaktan düşmez. Başkalarında bardakları elimle tutarım. Onda tutmam.” Sonra, biraz da kaygıyla, ekliyor: “Pazartesiden sonra yine tutacağım herhalde.”
Kırk yılda kaç kişi taşıdığını sorduğumda omuz silkiyor; hesap tutmamış, tutmayı da gerekli görmemiş. Ama yüzleri biliyor. Her sabah yedi on vapurunda kıç tarafta durup simidini parça parça martılara atan, martılar havada kapıştıkça “Aferin,” diyen, emekli öğretmen havalı kadını biliyor. Kadıköy’de bindiği anda başını cama dayayıp uyuyan, Karaköy’de, gemi daha babaya bağlanmadan, içinde bir saat kuruluymuş gibi uyanan üniversiteliyi biliyor. Gazetesini hâlâ kâğıttan okuyan ve sayfaları rüzgâra karşı çevirme sanatını yitirmemiş fötr şapkalı adamı biliyor. Hiçbiri onu tanımıyor. “Tanımasınlar,” diyor. “Yolcu kaptanın yüzünü biliyorsa bir şeyler ters gitmiştir.”
Ters gittiği günler de olmuş. Bir ocak sabahı, gece boyunca yağan karla yollar kapandığında, vapur şehrin işleyen tek damarına dönmüş; Gürbüz o gün merdivenlerinde bile insan oturan, kıç güvertesine kar yağan, kalabalığın ağırlığıyla suya her zamankinden biraz daha derin oturmuş bir gemiyi akşama kadar bir o kıyıya bir bu kıyıya taşımış. Bir yaz akşamı, Haydarpaşa açıklarında, bir yolcunun fenalaştığını haber vermişler köprüye. Gemiyi çevirip Kadıköy’e geri dönmüş; ambulans iskelede bekliyormuş. Adamın yaşayıp yaşamadığını hiç öğrenememiş. Bunu anlatırken sesi değişmiyor, ama gözlerini bir süre çizelgenin arkasındaki çentiklerden kaldırmıyor.
Saadet Hanım’la Yeldeğirmeni’nde, iskeleye on dakika yürüme mesafesindeki bir apartmanın üçüncü katında oturuyorlar. Evden denizin görünmediğini söylüyor Gürbüz, açık bir memnuniyetle. “Bütün gün denize bakan adam evde de denize bakarsa aklını oynatır.” Emeklilik planı belli: yazları Gerze, kışları burası, araya torunlar. Ama planın ortasında bir boşluk var ve bunu kendisi de görüyor. “Ben vapurda yolcu olmayı bilmem,” diyor. “Hiç olmadım ki. Kırk yıl hep yukarıdaydım. Aşağıda insan ne yapar? Çay mı içer? Martıya simit mi atar?” Saadet Hanım’ın tavsiyesini aktarırken sesine hafif bir isyan karışıyor. “Otur, manzaraya bak, diyor. Ne manzarası? Orası benim işyerim.”
Cuma akşamı, son seferden önce, mürettebat kaptan köşkünün kapısında toplanıyor. Makinist Hüsnü Bey de yukarı çıkmış, ki bu az rastlanan bir şey; makine dairesinin insanları güverteye pek çıkmaz, çıktıklarında da gün ışığına yeni alışan biri gibi gözlerini kısarlar. Gürbüz’ün yerine bu hatta, yıllarca ikinci kaptanlığını yapmış otuz sekiz yaşında bir kaptan geçecek; Gürbüz ondan söz ederken “çocuk” diyor, ki bu onun dilinde sevgiyle verilmiş bir rütbe. Gemiciler kendi aralarında, iskeleden ayrılırken uzun bir düdük çalınması için sözleşmişler. Gürbüz bunu duyunca kesin bir dille reddediyor. “Düdük gemilere söylenir,” diyor. “İnsanlara değil.” Kimse ısrar etmiyor.
Gemi Kadıköy’den akşam yedi buçukta ayrılıyor. Haydarpaşa Garı’nın kuleleri ışıklandırılmış, Kız Kulesi’nin feneri yanıp sönüyor, karşıda Süleymaniye’nin kubbeleri gökyüzünün son morluğuna karşı makasla kesilmiş kâğıt gibi duruyor. Yolcular her zamanki yolcular: telefonlarına eğilmiş gençler, poşetlerini ayaklarının arasına sıkıştırmış kadınlar, korkuluğa dayanıp martıların akşam pazarlığını izleyen iki yaşlı adam. Kimse bunun bir son sefer olduğunu bilmiyor. Gürbüz yol boyunca neredeyse hiç konuşmuyor. Yalnızca bir kere, Sarayburnu’ndan dönen bir tankeri gösterip “Bu da yükünü almış, evine gidiyor,” diyor, kimseye değil.
Karaköy’e yaklaşırken akıntı, her akşamki gibi, geminin kıçını Sarayburnu’na doğru çekiyor. Gürbüz burnu birkaç derece önceden kırıyor, telgrafın kolunu tornistana indiriyor; aşağıdan, makine dairesinden, zil cevap veriyor. Gemici halatı atıyor, iskeledeki memur o sırada sigara yakmadığı için tutuyor. Gemi iskeleye, bir kedinin sevdiği koltuğa yerleşmesi gibi, ağır ve kendinden emin oturuyor. Alt katta Ramazan bardaklara dokunmamış. Bardaklar susuyor. Yolcular kalkıyor, turnikelere doğru yürüyor, biri telefonuna “Geldim, geldim,” diyor. Kimse bir şey fark etmiyor. Bütün mesele de buydu zaten.
Sonra Ramazan dolu bir çay bardağını merdivenin başına kadar getirip köprüye doğru, kadeh kaldırır gibi, kaldırıyor. Gürbüz başıyla selam veriyor, kasketini çıkarıyor, telgrafın kolunu son bir kez avucuyla yokluyor. İskeleye inerken ona pazartesi sabahı ne yapacağını soruyorum. Cevabı çoktan hazırlamış. “Altı kırk vapurundayım,” diyor. “Kıç tarafta. Bakalım çocuk nasıl yanaşıyor.”