Saatçinin Sabrı
On sekiz yaşında ilk romanını yayımlayan, sonra yirmi yıl boyunca saray saatlerinin çarkları arasına çekilen Şule Gürbüz, Türk edebiyatının en sabırlı ve en tuhaf seslerinden biri.

Bazı yazarlar edebiyata bir kapıdan girer, bazıları bir pencereden. Şule Gürbüz ise bir kapıdan girdi, bir süre içeride durdu, sonra hiç kimseye bir şey söylemeden başka bir odaya geçti. O odada saatler vardı. Yüzlerce yıllık, çarkları tozlanmış, zembereği gevşemiş, akrebi ile yelkovanı birbirinden kopmuş saatler. Gürbüz orada yaklaşık yirmi yıl kaldı. Döndüğünde elinde, Türk edebiyatının son on beş yılının en tuhaf, en sabırlı ve en kendine ait kitapları vardı.
Hikâye 1992'de başlıyor. 1974 doğumlu Gürbüz, on sekiz yaşında yazdığı ilk romanı Kambur’u İletişim Yayınları’ndan yayımlıyor. Ardından 1993'te bir şiir kitabı, Ağrıyınca Kar Yağıyor, ve bir tiyatro metni, Ne Yaştadır Ne Başta Akıl Yoktur, geliyor. Genç bir yazar için parlak bir başlangıç. Sonra sessizlik. İstanbul’da sanat tarihi, İngiltere’de felsefe okuyor. Türkiye’ye döndüğünde, Millî Saraylar’ın son büyük saat ustalarından Recep Gürgen’in yanında çıraklığa başlıyor ve zamanla kendisi de usta oluyor. 1997'den itibaren Millî Saraylar’da çalışıyor. Ustasıyla birlikte, on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla uzanan yüzlerce saati elden geçiriyorlar; bugün bu saatlerin bir kısmı Topkapı ve Dolmabahçe saraylarındaki müzelerde sergileniyor.
Bu ayrıntı, Gürbüz’ün edebiyatını anlamak için bir dipnot değil, bir anahtar. Bir saat ustasının işi, zamanı ölçen bir mekanizmayı, zamanın kendisine karşı korumaktır. Yüzlerce parçayı söker, temizler, aşınmış dişliyi yeniden yapar, her şeyi milimetrik bir sabırla yerine koyar. İşin sonunda kimse onun adını bilmez; saat yalnızca yeniden çalışmaya başlar. Gürbüz bir söyleşisinde bu adsız, karşılıksız emeği Mevlevi geleneğinin sabır ve tevazu anlayışıyla ilişkilendirmişti. Edebiyatı da böyle okunmayı bekliyor: acele etmeden, her cümlenin dişlisini ötekine nasıl geçirdiğine bakarak.
2011'de, neredeyse yirmi yıllık bir aradan sonra, Gürbüz iki kitapla birden döndü. Saat Kitabı, ustalık yıllarının birikimini, saat üzerine düşüncelerini topluyordu; Türkiye Yazarlar Birliği’nin Halk Yayını Ödülü’nü aldı. Öyküleri bir araya getiren Zamanın Farkında ise 2012'de Oğuz Atay Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Aynı yıl ikinci öykü kitabı Coşkuyla Ölmek geldi. Kitapların adlarına bakın: zaman, farkında olmak, coşku, ölüm. Gürbüz’ün edebiyatı, bu dört kelimenin arasında bir yerde dönüp duruyor.
Onu okuyan herkesin ilk fark ettiği şey dili. Gürbüz, bugün pek az yazarın cesaret edebileceği bir Türkçe kullanıyor: Osmanlıca kökenli kelimelerden, eski deyimlerden, annesinden ve anneannesinden duyduğu konuşma kalıplarından beslenen, ironik, dolambaçlı ama hep bir yere varan bir Türkçe. Bu dil bir nostalji gösterisi değil. Kelimeleri birer eski saat parçası gibi kullanıyor; tozunu alıp, yağlayıp, yeni bir mekanizmanın içinde çalıştırıyor. Okur bazen bir cümlenin sonunda gülümsüyor, bazen ne okuduğunu anlamak için cümlenin başına dönüyor. İkisi de Gürbüz’ün istediği şey.
Bir söyleşisinde dilin acıya bir biçim verdiğini, acının biçim aldığı anda artık yalnızca kendisine ait olmaktan çıktığını söylüyordu. Bu cümle, Gürbüz’ün kişileri için de geçerli. Öykülerinde ve romanlarında, hayatın kıyısında duran, kendi kafalarının içinde dolanıp duran, dünyayla aralarına bir ironi perdesi germiş insanlar var. Acı çekiyorlar ama acılarını ilan etmiyorlar; onu bir esprinin, bir deyimin, bir lafı dolandırmanın arkasına saklıyorlar. Okur, bu perdenin arkasındakini görmek için yavaşlamak zorunda kalıyor.
2016'da Öyle miymiş? adlı romanı, 2022'de ise iki ciltlik Kıyamet Emeklisi yayımlandı. İki cilde yayılan Kıyamet Emeklisi, Gürbüz’ün en geniş soluklu işi. Adı bile bütün eserinin bir özeti gibi okunabilir: Zamanın sonunu beklemekten yorulup emekliye ayrılmış biri. Kıyamet gelmiyor, gelmesini bekleyen de yaşlanıyor. Arada ne kalıyor? Gürbüz’ün cevabı belki şu: Arada dil kalıyor. Kelimeler, cümleler, bir şeyi doğru söylemenin karşılıksız zevki.
Türkiye’de Doğu ile Batı arasındaki kimlik tartışması, edebiyatta da çoğu zaman bir taraf seçmeye dönüşür. Gürbüz bu tartışmanın içinde duruyor ama taraf seçmiyor. Bir yanda İngiltere’de okunmuş felsefe, öbür yanda Mevlevi geleneği; bir yanda modern romanın iç monoloğu, öbür yanda eski Türkçenin deyim hazinesi. Bunları birbirine karşı değil, aynı saatin farklı çarkları gibi kullanıyor. Biri dakikayı, öbürü saati gösteriyor.
Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Hayri İrdal, saatleri ayarlamak için kurulan absürt bir kurumun hikâyesini anlatırken, aslında bir toplumun zamanla kurduğu tuhaf ilişkiyi anlatıyordu. Gürbüz o kurumda gerçekten çalışmış birinin sabrıyla yazıyor. Saatleri ayarlamıyor; onları onarıyor. Aradaki fark, Türk edebiyatının belki de en ince farklarından biri.