Kitaplar

Yeni Romanın Haritası

Büyük yayınevlerinin vitrinleri değil, küçük yayınevlerinin bodrum katları. İstanbul değil, taşra. Büyük anlatılar değil, kırık hafızalar. Çağdaş Türk edebiyatına bir sonbahar bakışı.

Beyazıt’ta, Sahaflar Çarşısı’nda bir kitapçının tezgâhı.

Beyazıt’ta, Sahaflar Çarşısı’nda bir kitapçının tezgâhı. · Fotoğraf: Janabaevazizbek / Wikimedia Commons (CC BY 4.0)

Dinle 3 dakika

Her sonbahar aynı soru sorulur: Türk edebiyatında neler oluyor? Soran genellikle bir gazeteci, bir yabancı yayıncı ya da yıllardır roman okumamış ama bir akşam yemeğinde konuyu açması gereken biridir. Cevap da genellikle aynıdır: Çok şey oluyor ama kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Bu cevap bir kaçamak değil. Türkiye’de bugün her yıl yüzlerce yeni roman ve öykü kitabı yayımlanıyor; bunların küçük bir kısmı eleştirmenlerin, daha da küçük bir kısmı okurların radarına giriyor. Edebiyatın haritası, kimsenin tam olarak çizemediği bir harita.

Yine de bu sonbahar kitapçıların raflarında, küçük yayınevlerinin standlarında ve edebiyat dergilerinin sayfalarında dolaşırken bazı yolların belirginleştiğini görmek mümkün. Bunları bir “akım” olarak adlandırmak erken. Ama birer eğilim olarak not etmek gerekiyor.


Taşranın dönüşü. Uzun yıllar Türk romanının merkezinde İstanbul vardı. Tanpınar’ın Boğaz’ı, Atılgan’ın Beyoğlu’su, Orhan Pamuk’un hüzünlü İstanbul’u; Türk romanının vitrini uzun süre tek bir şehre bakıyordu. Son yıllarda bu ağırlık merkezi kayıyor. Genç yazarların romanları giderek daha sık Anadolu’nun orta ölçekli şehirlerinde, ilçelerinde, köylerinde geçiyor. Ama bu taşra, Köy Edebiyatı’nın romantik ya da toplumcu taşrası değil. İnternete bağlı, bir yanı büyükşehirde, bir yanı memlekette kalmış, iki dünya arasında asılı insanların taşrası. Eskişehir’de, Malatya’da, Denizli’de geçen bu romanlarda kahramanlar hem kaçmak istedikleri yerin hem de kaçtıkları yerin yabancısı.

Hafızanın parçaları. Çağdaş Türk romanının en güçlü damarlarından biri hâlâ hafıza. Ama artık büyük tarihsel anlatılar, imparatorluğun çöküşü ya da cumhuriyetin kuruluşu üzerine geniş soluklu romanlar daha az. Onların yerini aile içinde susulanlar, bir dedenin anlatmadığı hikâyeler, bir mahallenin unuttuğu olaylar alıyor. Romanlar bir bütün olarak değil, parçalar hâlinde ilerliyor: mektuplar, fotoğraf açıklamaları, ses kayıtlarının dökümleri, yarım kalmış günlükler. Okur, eksik kalan parçaları kendisi tamamlamak zorunda.

Felaketin gölgesi. Şubat 2023 depremlerinden sonra Türk edebiyatında bir şey değişti. Felaket, doğrudan ya da dolaylı biçimde, pek çok yeni kitabın arka planında duruyor. Bazıları depremi doğrudan anlatıyor; enkaz altında geçen saatleri, kayıpların ardından gelen sessizliği. Bazıları ise onu hiç anmadan, ama her sayfada hissettirerek yazıyor. Bir binanın her an çökebileceği duygusu, bir toplumun ayaklarının altındaki zeminin sağlam olmadığı hissi, bu kuşağın edebiyatına sinmiş durumda.

Kendinden söz etmenin yolları. Dünya edebiyatında son on yılın en tartışılan eğilimlerinden biri, otobiyografi ile kurmaca arasındaki sınırı bulanıklaştıran “otokurmaca”. Türkiye’de de bu eğilim güçleniyor. Yazarlar kendi hayatlarını, ailelerini, hastalıklarını, aşklarını romanın malzemesi yapıyor, ama bunu bir itiraf olarak değil, bir kurgu olarak sunuyor. Okur, neyin gerçek neyin uydurma olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemiyor. Bu belirsizlik, bu kitapların asıl gerilimini oluşturuyor.


Bu eğilimlerin hepsinin arkasında, pek az konuşulan ama her şeyi belirleyen bir gerçek var: kitabın fiyatı. Kâğıt maliyetleri, matbaa giderleri, dağıtım zincirinin payı derken bir romanın raf fiyatı son birkaç yılda okurların hatırı sayılır bir kısmı için ciddi bir harcama kalemine dönüştü. Yayınevleri baskı adetlerini düşürüyor, yeni yazarlara risk almakta daha temkinli davranıyor. Sonuç paradoksal: Hiç bu kadar çok kitap yayımlanmamıştı, ama her bir kitabın okura ulaşma şansı hiç bu kadar düşük olmamıştı.

Bu boşluğu küçük yayınevleri doldurmaya çalışıyor. Birkaç kişinin, çoğu zaman gönüllü emeğiyle ayakta duran, yılda bir avuç kitap basan, editörlüğe ve kitabın fiziksel güzelliğine özen gösteren yayınevleri. Türk edebiyatının en ilginç yeni sesleri bu sonbahar da büyük yayınevlerinin vitrinlerinden değil, bu küçük yayınevlerinin listelerinden çıkıyor. Kadıköy’de, Beyoğlu’nda, Ankara’nın Kızılay’ında, İzmir’in Alsancak’ında küçük bağımsız kitapçılar da bu yayınevlerinin en önemli müttefiki.

Edebiyat dergileri ise her zamanki gibi bu ekosistemin kalbi. Yeni bir öykücünün ilk metni hâlâ çoğu zaman bir derginin sayfalarında yayımlanıyor; bir eleştirmenin yazısı, bir kitabın kaderini değiştirebiliyor. Basılı dergilerin sayısı azalsa da, çevrimiçi edebiyat dergileri ve bültenler bu işlevi giderek daha fazla üstleniyor.


Bu yazıyı okuyan biri “peki ne okuyayım?” diye sorabilir. Bir liste vermeyeceğim. Çünkü bu sonbaharın asıl tavsiyesi bir kitap adı değil, bir alışkanlık: Bir küçük yayınevinin standında durun. Arka kapak yazısını okuyun, ilk sayfayı açın, hiç duymadığınız bir yazarın ilk cümlesine bir şans verin. Türk edebiyatının haritası, okurların bu küçük sapmalarıyla çiziliyor. Bir sonraki Tutunamayanlar, belki şu an bir bodrum katında, beş yüz adet basılmış, hiçbir vitrinde yer almayan bir kitabın içinde bekliyor.

Bora Tuncel, kitap ve televizyon eleştirmeni; sahafları dolaşmadığı günler pek olmuyor. Tüm yazıları →

“Yeni Romanın Haritası” 20 Ekim 2026 tarihinde Kitap & Kültür bölümünde yayımlandı.

Kitap & Kültür bölümünden

Deneme

Hayalde Çektiğimiz Acılar

İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.

Şiir Üzerine

Whitman’ın Yapılacaklar Listesi

1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.

Şehir Mektubu

Kırk Yıllık Hatır

1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.

Kitaplar

Şefaat Yerine Seyahat

1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.