Portreler

Aya Yolculuk ve Bir Cadı Davası

Johannes Kepler, gezegenlerin yasalarını bulurken bir yandan da Ay’a giden bir çocuğun hikâyesini yazdı. O hikâye, yıllar sonra annesinin cadılıkla yargılandığı davada aleyhine kullanılacaktı.

Leonberg’de eski şehrin çatıları ve kilise kulesi. Katharina Kepler hayatının büyük bölümünü bu Württemberg kasabasında geçirdi.

Leonberg’de eski şehrin çatıları ve kilise kulesi. Katharina Kepler hayatının büyük bölümünü bu Württemberg kasabasında geçirdi. · Fotoğraf: E-W / Wikimedia Commons (CC BY-SA 3.0)

Dinle 3 dakika

1621 sonbaharında, Württemberg’de, yetmiş yaşını geçmiş bir kadın bir odaya getirildi ve önüne işkence aletleri dizildi. Bu, o dönemin hukukunda “korkutma” denen bir aşamaydı: sanığa, itiraf etmezse başına neler geleceği gösterilir, gerisi onun kararına bırakılırdı. Kadın, Katharina Kepler, aletlere baktı ve cadı olmadığını, ölse de olmadığı bir şeyi itiraf etmeyeceğini söyledi. Birkaç hafta sonra serbest bırakıldı. On dört ay zincire vurulu yaşadığı hücreden çıkmasının arkasında, Avrupa’nın en ünlü gökbilimcilerinden biri olan oğlunun yıllardır süren mücadelesi vardı.

Johannes Kepler’i okul kitaplarından tanırız: gezegenlerin güneşin etrafında daire değil elips çizerek döndüğünü gösteren, adını taşıyan üç yasayla Newton’a giden yolu açan adam. Daha az bilinen şey, Kepler’in bu yasaları bulduğu yıllarda bir de hikâye yazmış olması. Ve o hikâyenin, kendi annesinin hayatına mal olmasına ramak kalmış olması.


Hikâyenin adı Somnium, yani Rüya. Kepler ilk taslağını 1608 civarında yazdı; fikrin tohumları ise öğrencilik yıllarına, Tübingen’de Kopernik’in Güneş merkezli evrenini savunan bir tez hazırladığı günlere uzanıyordu. Hikâyede anlatıcı, rüyasında bir kitap okur. Kitabın kahramanı Duracotus adında İzlandalı bir çocuktur. Annesi Fiolxhilde, şifalı otlar toplayıp denizcilere satan, ruhlarla konuşabilen bilge bir kadındır. Bir gece, annesinin çağırdığı bir ruh Duracotus’u Ay’a, ruhların Levania dediği yere taşır.

Hikâyenin asıl meselesi bu masalsı çerçevenin içinde saklı. Kepler, Ay’dan bakan birinin gökyüzünü nasıl göreceğini büyük bir titizlikle anlatır: Ay’ın bir yüzünün sürekli Dünya’ya dönük olduğunu, o yüzde yaşayanların göklerinde dev bir Dünya’nın, onların deyişiyle Volva’nın, asılı durduğunu ve kendi ekseni etrafında döndüğünü. Ay’daki gözlemci, kendisinin hareketsiz olduğuna, her şeyin onun etrafında döndüğüne inanır. Tıpkı Dünya’daki bizim yüzyıllarca inandığımız gibi. Somnium, Kopernik’i savunmanın kurnaz bir yoluydu: okura “bir başka yerden bakınca hareket ettiğimiz anlaşılır” diyordu. Bu yüzden Carl Sagan ve Isaac Asimov gibi yazarlar onu ilk bilimkurgu eserlerinden biri saydı.

Kepler hikâyeyi yayımlamadı. El yazması ise kopyalanıp elden ele dolaştı ve Kepler’in sonradan yazdığı notlara göre, onun hiç tanımadığı çevrelerde okunup konuşuldu.


Katharina Kepler, Leonberg’de yaşayan dul bir kadındı. Şifalı otlardan karışımlar hazırlar, komşularına önerirdi. Dobra, kavgacı, dilinin sivriliği ile tanınan biriydi. 1615'te bir komşusu, Ursula Reinbold, Katharina’nın kendisine verdiği bir içkiyle hastalandığını iddia etti. Kasabada başka iddialar birbirini izledi: hastalanan bir çocuk, ölen hayvanlar, gece yarısı kapıdan girildiği söylenen bir ev. Kepler’in yaşadığı yüzyılda bu iddiaların ne anlama geldiğini bilmek için tarih kitabı okumaya gerek yok. Aynı yıllarda Württemberg’de birçok kadın cadılık suçlamasıyla yakıldı.

Kepler’in o sırada Linz’de, imparatorluk matematikçisi olarak yaşadığını hatırlamak gerek. Annesinin davasından haberdar olunca işini, gözlemlerini, kitaplarını bıraktı ve yıllarca sürecek bir savunmaya girişti. Mahkemelere dilekçeler yazdı, tanıkları sorguladı, suçlamaları tek tek çürütmeye çalıştı. Bir hukukçu gibi değil, bir bilim insanı gibi çalıştı: her iddia için bir açıklama, her tesadüf için bir neden aradı. Ağustos 1620'de annesi tutuklandığında, Linz’deki işini geride bırakıp savunmayı yerinde yürütmek için Württemberg’e gitti.

Katharina’nın kaderini neyin belirlediğini kesin olarak bilemeyiz. Kepler’in tanınmışlığı, dilekçelerinin titizliği, belki de yaşlı kadının işkence aletleri karşısındaki inadı. Bildiğimiz şu: Katharina Ekim 1621'de serbest bırakıldı, birkaç ay sonra, 1622 baharında öldü.


Kepler, annesinin davasından sonraki yıllarda Somnium'a geri döndü ve ona uzun notlar ekledi. Bu notlarda, hikâyedeki şifacı anne Fiolxhilde’nin okurlar tarafından kendi annesiyle özdeşleştirilmiş olabileceğini, el yazmasının dolaşmasının davaya katkıda bulunduğunu düşündüğünü açıkça yazdı. Bir bilim insanının bilimi anlatmak için kurduğu bir masal, cahilliğin elinde bir kanıta dönüşmüştü.

Kepler 1630'da öldü. Somnium, ölümünden dört yıl sonra, 1634'te oğlu Ludwig tarafından yayımlandı.

Bugün bu hikâyeye baktığımda, birbirinden ayrılamayan iki hakikat görüyorum. Biri, gerçeği anlatmanın her zaman bir bedeli olduğu: Kopernik’i savunan bir hikâye, yanlış ellerde yaşlı bir kadının aleyhine kullanılabilir. Öteki, o bedelin ödenmesi gerektiği. Kepler hikâyesini yakmadı; tersine, notlarla zenginleştirdi, açıkladı, savundu. Ay’dan bakan çocuğu ve onu oraya gönderen anneyi, ikisini birden korumayı seçti.

Kepler’in gökbilimdeki büyük devrimi bir vazgeçişti: iki bin yıldır kusursuz sayılan daireden vazgeçip gezegenlere elipsi yakıştırdı. Annesini savunurken de aynı şeyi yaptı. Kasabanın kafasındaki “cadı” çemberini kırdı ve yerine, daha az zarif ama daha gerçek bir şekil koydu: zor bir karakteri olan, şifalı otlar toplayan, yaşlı ve masum bir kadın.

Bu yazı, Maria Popova’nın The Marginalian’daki, Kepler’in bilimkurguyu icat edişini ve annesini cadılık davasında savunuşunu anlatan yazısından esinlendi.

Selin Erdem, sinema ve görsel sanatlar eleştirmeni; 2019’dan beri İstanbul’a yazıyor. Tüm yazıları →

“Aya Yolculuk ve Bir Cadı Davası” 26 Ekim 2026 tarihinde Kitap & Kültür bölümünde yayımlandı.

Kitap & Kültür bölümünden

Deneme

Hayalde Çektiğimiz Acılar

İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.

Şiir Üzerine

Whitman’ın Yapılacaklar Listesi

1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.

Şehir Mektubu

Kırk Yıllık Hatır

1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.

Kitaplar

Şefaat Yerine Seyahat

1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.