Portreler

Tersine Kazınan Harfler

Kapalıçarşı’nın hanlarında elle çalışan son kuşak ustalar, makinenin kırk saniyede yaptığını hâlâ bir buçuk saatte yapıyor. Zincirli Han’da bir hakkâkın tezgâhı başında bir hafta.

Zincirli Han’ın avlusu, dükkânların kepenkleri açılmadan hemen önce.

Zincirli Han’ın avlusu, dükkânların kepenkleri açılmadan hemen önce. · Fotoğraf: Unsplash

Dinle 5 dakika

Garbis Tavityan’ın tezgâhında her sabah, bir önceki günün tozunun içinde, biraz altın vardır. Çıplak gözle görünmez; görünse zaten toz olmazdı. Yetmiş dokuz yaşındaki hakkâk bu yüzden akşamları önlüğünü kapının önünde değil, tezgâhın altındaki teneke kutunun üstünde silkeler, tezgâhın tahtasını kuş tüyünden bir fırçayla aynı kutuya süpürür, ellerini yıkadığı leğenin suyunu bile lavaboya dökmez. Ay sonunda kutuyu ve bidonu çarşının kalcılarından birine götürür; kalcı tozu eritir, içinden ne çıkarsa tartar, payını alır, kalanını öder. “Altın kaçmaz,” der Garbis Usta. “Sadece saklanır. Bu çarşıda beş yüz yıldır yere düşen her şey bir gün geri alınır.”

Zincirli Han, Kapalıçarşı’nın kalabalık sokaklarından birkaç adımla girilen, iki katlı, avlulu, küçük bir handır. Aşağıda kuyumcuların vitrinleri, yukarıda, taşla ahşabın birbirine yaslandığı revakların arkasında atölyeler. Sabah dokuzu biraz geçe avluya ilk inen ses bir çekiç sesidir, sonra bir bileği taşının hırıltısı, sonra çaycının tepsisindeki bardakların zili. Garbis Usta’nın atölyesi üst katta, merdivenin hemen sağında, iki metreye üç metre. İçeride bir tezgâh, bir tabure, duvarda tozlanmış bir Meryem ikonasıyla bir Atatürk fotoğrafı yan yana, bir de pencerenin önünde, gün ışığının en çok vurduğu yerde, ağır, demir bir küre: hakkâk topu. Usta işlediği yüzüğü, madalyonu ya da mührü bu topun üstüne ısıtılmış ziftle oturtur, topu sol eliyle çevirir, sağ elindeki kalemi sabit tutar. Harfi kalem değil, dönen dünya çizer.

Altmış beş yıldır bu odada. On dört yaşında, Kumkapı’daki evlerinden çarşıya çırak olarak getirildiğinde odanın sahibi, sigarasını ağzından hiç düşürmeyen, konuşurken bile harfleri işaret parmağıyla havaya kazıyan Agop Usta’ymış. İlk iki yıl Garbis’in eline kalem bile verilmemiş. Bakır levhalar üzerinde düz çizgi çekmiş, sonra daire, sonra daireyi bozmadan küçültmeyi öğrenmiş. “Usta derdi ki harf sonra gelir,” diye anlatıyor. “Önce el susmayı öğrenecek. Titreyen el yazı yazmaz, mektup yazar.”

Hakkâklık, kazıyarak yazma sanatıdır. Okuma yazmanın bir ayrıcalık olduğu zamanlarda bir insanın imzası çoğu zaman mührüydü ve mühürcüler bu şehrin en çok aranan esnafı arasındaydı: bir paşanın tuğralı mührü de, bir köylünün yüzüğüne kazınmış adı da onların elinden çıkardı. Garbis Usta o dünyanın son ışığına yetişmiş. Gençliğinde hâlâ mühür kazdırmaya gelen yaşlılar varmış, okul görmemiş, ama imza yerine parmak basmayı onuruna yediremeyen adamlar. Sonra mühürlerin yerini alyansların içi aldı; sigara tabakalarının kapakları, cep saatlerinin arkası, şampiyonluk kupaları, bir de gümüş tepsilerin kenarına sıkıştırılmış düğün tarihleri.

Bugün işin çoğu yine alyans. İçine iki isim ve bir tarih. Garbis Usta buna “en kısa roman” diyor ve bazen, müşteri yanındayken, tarihi kazımadan önce bir an duraksıyor. “Emin misiniz?” diye soruyor. “Bu yazı silinmez.” Bugüne kadar kimse vazgeçmemiş. Ama o da soruyu sormaktan vazgeçmemiş.


Atölyenin tam altında, avluya bakan dükkânda, Onur Sezgin’in lazer makinesi duruyor. Otuz bir yaşında; babası kuyumcu, kendisi bilgisayar mühendisliğini yarıda bırakmış. Makine, mikrodalga fırın büyüklüğünde gri bir kutu. İçine bir yüzük yerleştiriyor, ekranda bir yazı tipi seçiyor, bir düğmeye basıyor. Kırk saniye sonra yüzüğün içinde, kusursuz ve el değmemiş harflerle, iki isim yazıyor. Ortada toz yok, ses yok; yalnızca yanık metalin hafif, ozonlu bir kokusu. Garbis Usta’nın aynı işi yapması bir buçuk saat sürüyor ve Onur’un aldığının iki katını alıyor.

Burada beklenen hikâye, makinenin ustayı yediği hikâyedir, ama han beklenen hikâyeleri pek sevmez. Onur el işi isteyen müşterileri yukarı gönderiyor, Garbis Usta aceleci müşterileri aşağı. Aralarında yazılı olmayan bir anlaşma, bir de her öğleden sonra paylaşılan bir demlik çay var. “Makine harfi yazar,” diyor Onur, kendi makinesine biraz da mahcup bakarak. “Usta harfi çizer. Benimki fotokopi. Fotokopiyi de herkes sever, ama kimse çerçeveletmez.”

Asıl tehdit lazer değil, kira. Kapalıçarşı’nın etrafındaki hanlar yüzyıllar boyunca çarşının mutfağıydı: içeride satılan altın, gümüş, bakır, kumaş bu avlularda dövülür, dokunur, kazınırdı. Son otuz yılda üretimin büyük kısmı şehrin dışına, Yenibosna’daki Kuyumcukent gibi büyük yapılara taşındı; hanlarda boşalan atölyeler depo oldu, depolar hediyelik eşya dükkânı. Avlunun öbür ucunda, bir zamanlar gümüş dövülen bir atölyede, şimdi turistlere fabrikada basılmış nazar boncukları satılıyor. Garbis Usta bundan söz ederken öfkelenmiyor, yalnızca kelimelerini seçiyor. “Nazar boncuğu da bir şeydir,” diyor. “Ama nazardan korunmak için önce nazar değecek bir şey yapmak lazım.”


Ay sonunda teneke kutuyu kalcıya birlikte götürüyoruz. Kalcının dükkânı çarşının arka sokaklarından birinde, dar bir merdivenle inilen, tavanı islenmiş bir bodrum. İçeride asit ve yanık kömür kokusu, köşede kızarmış bir pota, duvarda hiç susmayan bir aspiratör. Kalcı, Garbis Usta’nın elli yıllık müşterisi olmuş bir adamın oğlu; tozu bir tasa boşaltıyor, parmaklarıyla yokluyor, sonra potaya döküyor. Yarım saat sonra potanın dibinde mercimek büyüklüğünde, sarı, parlak bir damla duruyor. Bir ayın tozu. Garbis Usta damlaya bakmıyor bile; kalcının uzattığı kâğıda bakıp başını sallıyor. “Her ay aynı şaşkınlık,” diyor merdivenleri çıkarken. “Bütün ay hiçbir şey kaybetmediğimi sanıyorum. Sonra kaybettiğim şey avucuma konuyor.”

İki han ötede Midyatlı telkari ustası Aziz Barsom çalışıyor. Altmış bir yaşında; gümüşü saç teli inceliğinde tellere çekip onları cımbızla kıvırarak dantel gibi bir örgü kuruyor, sonra her teli tek tek lehimliyor. Atölyesinde Süryanice yazılmış bir dua, bir takvim, bir de oğlunun Ankara’da çalıştığı yazılım şirketinin logosunu taşıyan bir kupa var. İki oğlu da babasının işini öğrenmiş, ikisi de bırakmış. “Kızmadım,” diyor Aziz Usta, kupaya bakarak. “Bu iş gözü yer. Ben gözümü buna verdim, onlar başka şeye versin. Ama bir tanesi öğrenseydi fena olmazdı.” Cümlenin ikinci yarısı, birincisinin bütün sakinliğini geri alıyor.

Cumartesileri Garbis Usta’nın atölyesine bir tabure daha giriyor. Ece Karabulut yirmi yedi yaşında, takı tasarımı okumuş, hafta içi Nişantaşı’nda bir markanın tasarım ofisinde bilgisayar başında yüzük modelliyor. Modellediği yüzüklerin hiçbirini eline almadığını fark ettiği gün, bir arkadaşının tavsiyesiyle Zincirli Han’ın merdivenlerini çıkmış. Garbis Usta onu ilk gün geri çevirmiş, ikinci cumartesi de. Üçüncüsünde önüne bir bakır levha koymuş ve düz bir çizgi çekmesini istemiş. Ece aylarca çizgi çekmiş. Geçen ay daireye geçmiş. Bunu anlatırken sesinde, ilk maaşını anlatan birinin gururu var.

“Elleri iyi,” diyor Garbis Usta, Ece yokken. Sonra, Ece duyacakmış gibi, sesini alçaltıyor: “Sabırsız ama. Bu iyi. Sabırlı gençten usta çıkmaz, memur çıkar.” Geçen kış Ece’ye kendi ilk kalemlerinden birini vermiş: sapı yıllar içinde avucunun biçimini almış, ucu belki bin kez bilenmiş, belki on bin. Ece kalemi tutunca sapın kendi eline uymadığını görmüş. Usta gülmüş. “Uyacak,” demiş. “Bir otuz yıl ver.”


Haftanın son günü atölyeye genç bir kadın geliyor. Elinde kenarları kıvrılmış eski bir fotoğraf ve bir kâğıt parçası var; kâğıtta, anneannesinin kendi el yazısıyla, adı: Mihrinur. Anneannesi geçen bahar ölmüş; torun onun adını taşıyan küçük, gümüş bir mühür istiyor. Ne işe yarayacağını bilmiyor. “Mektup yazmıyorum ki,” diyor gülerek. “Ama bir yerde durmasını istiyorum.”

Garbis Usta kâğıda uzun uzun bakıyor. Sonra lupunu gözüne takıyor, gümüş pulu hakkâk topunun ziftine oturtuyor ve işe başlıyor. Mühür tersine kazınır. Usta harfleri aynada görünecekleri gibi, ters yüz çizer; Mihrinur’un baş harfi en sağda, sırtı dönük durur. İşin bütün güçlüğü burada: insan elinin bütün alışkanlıklarına karşı yazmak, beynin düzeltmek istediği her kıvrımı bile bile öyle bırakmak. Bir buçuk saat boyunca atölyede yalnızca kalemin metali yerken çıkardığı o ince, kuru ses duyuluyor, bir de topun yatağında dönerken çıkardığı hırıltı.

Sonra mührü ıstampaya bastırıp beyaz bir kâğıda vuruyor. Kâğıtta, mürekkebin taze morluğuyla, Mihrinur yazıyor; düz, okunaklı, sanki hiç ters olmamış gibi. Genç kadın bir süre bir şey söylemiyor. Sonra kâğıdı, ıslak bir fotoğrafı tutar gibi iki parmağıyla kenarından kaldırıp anneannesinin el yazısının yanına koyuyor. Harfler aynı değil, ama birbirine akraba. Garbis Usta mührün üstündeki tozu üfleyip teneke kutunun üstüne silkeliyor. Bunca yılın ona ne öğrettiğini soruyorum. Cevap vermeden önce kalemi bileği taşına sürtüyor, bir kez, iki kez. “Bu işte her şey tersine yapılır,” diyor sonunda. “Ki bir gün, başka birinin elinde, doğru okunsun.”

Defne Aksoy, Kadıköy’de yaşıyor; şehrin mahalleleri, zanaatkârları ve hafızası üzerine yazıyor. Tüm yazıları →

“Tersine Kazınan Harfler” 17 Ekim 2026 tarihinde Dergi bölümünde yayımlandı.

Dergi bölümünden

Şehir Mektubu

Porsuk’un Kıyısında Bir Mektup

Öğrencilerin şehri, tramvayın şehri, lületaşının ve çiböreğin şehri. Eskişehir, İstanbul’dan iki buçuk saat uzakta, başka bir zaman diliminde yaşıyor gibi.

Şehir Mektubu

Vapurun Son Seferi

Kırk yıldır aynı hatta çalışan bir kaptan, emekliliğinden önceki son haftasında Boğaz’ı anlatıyor.

Uzun Okuma

Kapının Yanındaki Çanta

İstanbul’da deprem bir olay olmaktan çok bir zaman kipi. Karot raporları, apartman toplantıları ve kapı dibinde bekleyen sırt çantalarıyla bir şehrin beklemeyi öğrenmesi üzerine.

Şehirde Neler Var

Gecenin Sesleri

Yirmi iki kişilik bir caz barı, deniz bülteninden besteler, kemençeyle tekno, bir avluda fasıl ve kira artışları üzerine bir şarkı üçlemesi.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.