Saat İkiden Sonra
Şehir uyurken İstanbul’u ayakta tutanlar. Bir taksici, bir fırıncı, bir hemşire ve hiç durmayan metrobüs.
Saat ikiyi on geçiyor ve Şişli’deki taksi durağında Cengiz Öztürk, sıradaki üçüncü arabanın direksiyonunda çekirdek çitliyor. Radyoda, kimsenin dinlemediği bir istasyonda, ancak gece yarısından sonra çalınmaya cesaret edilen türden bir şarkı var: ağır, kemanlı, sözleri biraz fazla. Elli altı yaşında, yirmi iki yıldır gece çalışıyor. Gündüz şoförlüğünü bir kez denemiş, bir hafta dayanamamış. “Gündüz trafik var,” diyor. “Gece insan var. Ben insanı tercih ederim.” Sonra ekliyor: “Ama her insanı değil.”
Gecenin bu saatinde İstanbul iki parçaya bölünür. Bir yanda eğlenceden dönenler: Beyoğlu’nun barlarından çıkan, ayakkabısını elinde taşıyan, şoföre adres yerine bir semt adı ve bir iç çekiş söyleyenler. Öbür yanda işten dönenler ya da işe gidenler. Cengiz’in arabası ikisini de taşıyor ve aralarındaki farkı ilk cümleden anlıyor. Eğlenceden dönen konuşur. İşten dönen susar. Saat üç buçuğa doğru arka koltuğa orta yaşlı bir adam biniyor; kucağında katlanmış bir aşçı önlüğü, “Feriköy” diyor ve bir daha ağzını açmıyor. Cengiz radyoyu kısıyor. Yirmi iki yılda öğrendiği şey bu: kimin konuşmak, kimin susmak için bindiğini bilmek.
Feriköy’deki bir fırında hamur saat ikide yoğrulmaya başlamış. Ustası Selahattin Kaya, Kastamonulu, kırk sekiz yaşında; kollarına un, bıyığına buhar yapışmış. Fırının içi sokaktan en az yirmi derece sıcak ve bu sıcaklık kaldırıma açılan küçük bir pencereden taşıyor. Gece buradan geçen herkes bir an yavaşlıyor, çünkü saat üçte bir fırının kokusuna karşı koyabilecek insan henüz doğmadı. Selahattin Usta’nın çırağı, on dokuz yaşında bir çocuk, un çuvallarının üstünde yarım saatlik bir uyku çekiyor. Usta onu uyandırmıyor. “Ben de öyle uyurdum,” diyor. “Un yumuşaktır.”
İlk tepsiler dörtte çıkıyor. Ekmekler kürekle fırının ağzından alınırken çıtırdıyor; Selahattin Usta soğuyan kabuğun çatlarken çıkardığı bu sese “ekmeğin konuşması” diyor. Beşe doğru bakkalların, kafelerin, bir hastane kantininin arabaları sırayla kapıya yanaşıyor. Şehrin uyanacağı ekmek, şehir uyurken, dört kişilik bir ekibin elinden çıkıyor ve sabah ekmeğini koparan hemen hiç kimse onun gecenin hangi saatinde yoğrulduğunu düşünmüyor. Selahattin Usta bunu şikâyet ederek söylemiyor; bir meslek sırrının sınırlarını çizer gibi söylüyor.
Aynı saatlerde Şişli’de bir devlet hastanesinin acil servisinde hemşire Gülşen Arslan gecenin üçüncü kahvesini içmeden bırakıyor, çünkü ambulans kapısı açılıyor. Otuz bir yaşında, dokuz yıldır nöbet tutuyor. Gece acilinin kendine özgü bir hava durumu olduğunu söylüyor: gece yarısına kadar kazalar ve kavgalar, ikiden sonra kalp ve nefes darlığı, dörtten sonra yaşlılar. “Yaşlılar sabaha karşı gelir,” diyor. “Bütün gece beklerler, çocuklarını uyandırmamak için. Dayanamayınca kendileri arar.” Bu cümleden sonra bir süre bir şey söylemiyor.
Gece çalışmanın bir bedeni nasıl değiştirdiğini Gülşen’e sormaya gerek yok; elleri anlatıyor. Dezenfektandan çatlamış parmak boğumları, hiç dinlenmeyen bir çift ayak, bir de gündüzleri karartma perdesinin arkasında uyumaya alışmış, güneşi düşman bilen bir uyku. Arkadaşları onu akşam yemeğine çağırdığında o kahvaltı ediyor. Annesi telefonda “Uyudun mu?” diye sorduğunda saatin kaç olduğunu hesaplamak zorunda kalıyor. “Gece çalışan başka bir şehirde yaşar,” diyor. “Aynı sokaklarda, ama başka bir şehirde.”
Sabaha karşı dört buçukta Zincirlikuyu’daki metrobüs durağı neredeyse boş. Bu şehirde son metrobüs diye bir şey yok; araçlar gece boyunca, seyrek ama inatla, Beylikdüzü’yle Söğütlüçeşme arasında gidip geliyor. Durakta bekleyenler bir gece envanteri gibi: üniformalı iki güvenlik görevlisi, papyonunu cebine sokmuş bir garson, eşofmanlı bir temizlik işçisi, kucağında uyuyan bebeğiyle genç bir baba, bir de durağın ucundaki bankta, montunu yorgan gibi üstüne çekmiş, uyuyan bir adam. Araç geldiğinde herkes biniyor, adam hariç. Şoför kapıyı bir an açık tutup bekliyor, sonra kapatıyor. Belki adamın gideceği bir yer yoktur. Belki de, şoför bunu da bilir, zaten gelmiştir.
Saat beşi geçerken şehir vardiya değiştirmeye başlıyor. Cengiz son müşterisini bırakıp dönerken, her sabah yaptığı gibi, Selahattin Usta’nın fırınından iki sıcak ekmek alıyor; biri kendisine, biri durağın çaycısına. Sabah ezanı okunurken Gülşen önlüğünü dolabına asıyor, montunu giyiyor, metrobüse biniyor. Araç işe giden ilk kalabalıkla doluyor; eller tutunma borularına uzanıyor, birinin kulaklığından sızan haber bülteni günün ilk rakamlarını okuyor. Gülşen başını cama yaslayıp gözlerini kapatıyor. Etrafındakiler güne başlıyor; hiçbiri yanındaki kadının gününü bitirdiğini bilmiyor. Bilmeleri de gerekmiyor. Şehir zaten böyle ayakta duruyor: birinin gecesi, bir başkasının sabahına yaslanarak.