Kırk Yıllık Hatır
1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.
Kitaplar, sinema, tiyatro, müzik, televizyon ve sergiler üzerine eleştiriler ve denemeler.
1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.
1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.
1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.
İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.
Hacivat süslü konuşur, Karagöz düz anlar. Beş yüz yıldır perdede süren bu yanlış anlaşılma, bugün toplantı odalarında, apartman gruplarında ve aile sofralarında devam ediyor.
Emirgan’da lalelerin önünde fotoğraf çektiren herkes bir devrin adını anar. Oysa o devri yaşayanlar ona hiç Lale Devri demedi; adı yaklaşık iki yüz yıl sonra kondu.
Rachel Carson, yüzyılın en etkili çevre kitabını hastalığını herkesten saklayarak yazdı. Sessiz Bahar’ın arkasında bir kıyı, bir dostluk ve zamana karşı yapılmış bir yarış var.
Johannes Kepler, gezegenlerin yasalarını bulurken bir yandan da Ay’a giden bir çocuğun hikâyesini yazdı. O hikâye, yıllar sonra annesinin cadılıkla yargılandığı davada aleyhine kullanılacaktı.
Hüzün, gönül, keyif ve yakamoz başka dillere geçerken bavullarının bir kısmını sınırda bırakmak zorunda kalıyor; belki de iyi ki.
1941'de üç genç şair, şiirin bütün süslerini kapı dışarı etti ve yerine bir nasırı, bir kundurayı, bir sardalyayı koydu. Orhan Veli’nin Garip’i, hâlâ hafif görünen ama ağır gelen bir devrim.
Hannah Arendt, yirmi iki yaşında, Augustinus’un sevgi kavramı üzerine bir tez yazdı. Sorusu yüzyıllardır aynı: Ölümlü bir şeyi, onu kaybetmekten korkmadan sevebilir miyiz?
İsmet Özel’i okumak, bir şairin değil bir itirazın izini sürmektir. Marksizmden İslamcılığa, oradan milliyetçiliğe uzanan bir yolda değişmeyen tek şey, şiirin kendisine yüklediği ağırlık oldu.