Saatçinin Sabrı
On sekiz yaşında ilk romanını yayımlayan, sonra yirmi yıl boyunca saray saatlerinin çarkları arasına çekilen Şule Gürbüz, Türk edebiyatının en sabırlı ve en tuhaf seslerinden biri.
İstanbul’da yayımlanan en yeni yazılar, en yeniden eskiye.
On sekiz yaşında ilk romanını yayımlayan, sonra yirmi yıl boyunca saray saatlerinin çarkları arasına çekilen Şule Gürbüz, Türk edebiyatının en sabırlı ve en tuhaf seslerinden biri.
Kent tarihçisi Sevim Karabulut, İstanbul’un kaybolan bostanlarını, Yedikule marulunu ve bir şehrin kendi sebzesini yetiştirmeyi neden unuttuğunu anlatıyor.
Cihangir’deki daireyi satmaya gelen Leyla, anneannesinin komşularının her perşembe hâlâ onun için bir tabak koyduğunu öğrenir.
Woolf’un Londra’sında bir haziran sabahı, Joyce’un Dublin’inde bir perşembe, Atay’ın romanında bir intihar haberi. Modernizm yüz yıl önce romanın saatini durdurdu; biz hâlâ o saatin içinde yaşıyoruz.
Büyük yayınevlerinin vitrinleri değil, küçük yayınevlerinin bodrum katları. İstanbul değil, taşra. Büyük anlatılar değil, kırık hafızalar. Çağdaş Türk edebiyatına bir sonbahar bakışı.
Bir iskelenin kayıp şemsiyeleri, kırk apartman merdiveni, indirilmiş kepenkler ve bir hamamın kubbesinden yağan seyyar satıcı sesleri.
Kadıköy’ün sahaflarında geçen bir öğleden sonra, algoritmaların bize unutturduğu bir zevki, aradığımız kitabı bulamamanın zevkini hatırlatıyor.
Kapalıçarşı’nın hanlarında elle çalışan son kuşak ustalar, makinenin kırk saniyede yaptığını hâlâ bir buçuk saatte yapıyor. Zincirli Han’da bir hakkâkın tezgâhı başında bir hafta.
Yirmi altı yıllık bir taksici, arka koltuktan en çok duyduğu soruları nihayet yazılı olarak yanıtlıyor.
İstanbul’un kafeleri artık kahve için değil, kahvenin fotoğrafı için tasarlanıyor; mahalleler de bu tasarıma ayak uyduruyor.
Menüsüz bir meyhane, böreği bitince kapanan bir börekçi ve kahveye karşı tavrınızı not eden bir kahve laboratuvarı.
Şehir uyurken İstanbul’u ayakta tutanlar. Bir taksici, bir fırıncı, bir hemşire ve hiç durmayan metrobüs.