Aradığını Bulmamanın Sevinci
Kadıköy’ün sahaflarında geçen bir öğleden sonra, algoritmaların bize unutturduğu bir zevki, aradığımız kitabı bulamamanın zevkini hatırlatıyor.
Kadıköy’de, Akmar Pasajı’ndaki sahaflardan birine girdiğimde aklımda tek bir kitap vardı: kırklı yıllarda basılmış, bir daha hiç basılmamış, adını bir dipnotta gördüğüm ince bir deneme kitabı. Dükkânın sahibi, kendisine Vecihi Bey diye hitap edilmesini isteyen yetmişlik bir adam, kitabın adını söylediğimde gözlüğünü burnunun ucuna indirdi, bir süre düşündü, sonra raflardan birine doğru belirsiz bir el hareketi yaptı. “Orada bir yerde olabilir,” dedi. “Ya da olmayabilir.” İki saat sonra o dükkândan aradığım kitap olmadan, ama koltuğumun altında başka dört kitapla çıktım. Bu yazı o dört kitap hakkında değil; o iki saat hakkında.
Sahaflık eski bir meslek ve adı Arapçada sayfa anlamına gelen “sahife” ile aynı kökten geliyor. İstanbul’da en azından Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı kadar eski. Ama Kadıköy sahafları, Beyazıt’taki ağabeylerinden farklı bir tür. Beyazıt’ta kitaplar eski bir çarşının terbiyesiyle, görece derli toplu dizilir; Kadıköy’de ise jeolojik bir katmanlaşma hâkimdir. Kitaplar raflarda değil, raflardan taşan yığınlarda, merdiven basamaklarında, tavana kadar yükselen sütunlarda yaşar. Bir kitabı çekmek, bir duvarı yıkmayı göze almak demektir. Buraya giren, bir kütüphaneye değil bir kazı alanına girdiğini bilmelidir.
Bu kazının ilk kuralı, ne aradığınızı unutmaktır. Aradığınız kitabı bulmak istiyorsanız internette birkaç tıkla bulursunuz; çevrimiçi sahaf siteleri bugün neredeyse her kitabı bir arama kutusuna indirgedi. Bu büyük bir kolaylık ve ben de ondan nasibimi alıyorum. Ama arama kutusu yalnızca bildiğiniz şeyi bulmanıza yardım eder. Bilmediğiniz şeyi, varlığından haberdar olmadığınız kitabı ancak elinizle, bir yığının içinden, yanlışlıkla bulursunuz. Sahafın asıl hizmeti size istediğinizi vermek değil, istediğinizi bilmediğiniz şeyi önünüze çıkarmaktır.
Bu işin bir de beden dili var. Kitap sırtlarını okumak için başınızı yana yatırırsınız; ama bir yayınevinin sırt yazısı yukarıdan aşağıya, ötekininki aşağıdan yukarıya akar ve bir süre sonra boynunuz bir metronom gibi sağa sola gidip gelmeye başlar. Eğilirsiniz, çömelirsiniz, bir yığının en altındaki kitabı çekmek için üstündeki on kitabı kucaklayıp bir kenara taşırsınız. Dükkândan çıktığınızda dizleriniz ağrır, parmak uçlarınız tozlanmıştır ve kafanızda hiç okumadığınız onlarca kitabın adı dolaşır. Bu, bir arama motorunun asla veremeyeceği türden bir yorgunluktur: bilginin değil, merakın yorgunluğu.
O iki saatte Vecihi Bey’in dükkânında, ellili yıllardan kalma bir Sait Faik baskısı buldum. İlk sayfasında mürekkeple yazılmış bir ithaf vardı: “Sevgili Nurten’e, Moda’daki o yaz için. 1958.” Kim olduğunu bilmediğim bir Nurten, kim olduğunu bilmediğim biriyle Moda’da bir yaz geçirmişti ve bu kitap, belki de o yazdan geriye kalan tek belgeydi. Kenarlarda kurşun kalemle düşülmüş notlar vardı. Biri, bir martı tasvirinin yanına küçük, titrek bir ünlem işareti koymuştu. O ünlem işareti bana o hikâye hakkında okuduğum bütün eleştirilerden daha fazlasını söyledi; bunu bir eleştirmen olarak itiraf etmek kolay değil.
İkinci el kitabın değeri okunmuş olmasındadır. Yeni bir kitap bir vaattir, eski bir kitap bir tanıklık. Kenar notları, altı çizili satırlar, sayfaların arasında unutulmuş bir vapur jetonu ya da bir eczane reçetesi, kitabın kendi metninin yanında yazılmış ikinci bir hikâyedir. Bir keresinde, bir Fransızca dilbilgisi kitabının arasından 1971 tarihli bir sinema bileti çıktı; filmin adı silinmişti, ama koltuk numarası okunabiliyordu: on iki. Kimin oturduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim bir koltuk. Sahafların arasında dolaşmak, bu ikinci hikâyelerin arşivinde dolaşmak demektir. Ve bu arşivin kataloğu yoktur; ancak tesadüfen okunabilir.
Sahafların fiyatlandırma sistemi de bu tesadüf ekonomisinin bir parçası. Vecihi Bey’e Sait Faik’i kaça verdiğini sorduğumda kitabı avucunda tarttı, ithafı okudu, bana baktı ve bir rakam söyledi. Bu rakamın kitabın piyasa değeriyle bir ilişkisi olduğundan emin değilim; daha çok, ithafı okurken yüzümün aldığı ifadeyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Sahaf kitabı değil, okuru fiyatlandırır. Bunu bir şikâyet olarak söylemiyorum. Bir okurun bir kitaba duyduğu arzunun mutlaka bir fiyatı olacaksa, onu ölçmek için bir algoritmadan çok yetmiş yıllık bir göze güvenirim.
Kadıköy’ün sahafları azalıyor; bunu herkes biliyor. Kiralar yükseliyor, okuyan kuşaklar yaşlanıyor, çevrimiçi satış dükkânların raflarını boşaltıyor. Akmar’ın koridorlarında her yıl birkaç kepenk daha başka bir işe açılıyor. Bu kaybı nostaljiyle karşılamak kolay ama yetersiz. Kaybettiğimiz şey yalnızca bir mekân değil, bir dikkat biçimi: amaçsızca bakabilme, aradığını bulmadan da mutlu olabilme becerisi. Algoritma bize her zaman bir sonraki şeyi önerir. Sahaf ise bir yığın sunar ve gerisini bize bırakır.
Aradığım deneme kitabını hâlâ bulamadım. Vecihi Bey’e ara sıra uğrayıp soruyorum; o da her seferinde gözlüğünü indirip aynı belirsiz el hareketini yapıyor. Artık o kitabı bulmak istediğimden emin değilim. Bulursam o dükkâna gitmek için bir bahanem kalmayacak. Bazı kitaplar okunmak için değil, aranmak için vardır.