Dostoyevski’yi Vapurda Okumak
Türkiye’de her kuşak Dostoyevski’yi yeniden keşfediyor. Petersburg’un rutubetli odalarında geçen romanlar, İstanbul’un kalabalık vapurlarında neden bu kadar tanıdık geliyor?
Kitaplar, sinema, tiyatro, müzik, televizyon ve sergiler üzerine eleştiriler ve denemeler.
Türkiye’de her kuşak Dostoyevski’yi yeniden keşfediyor. Petersburg’un rutubetli odalarında geçen romanlar, İstanbul’un kalabalık vapurlarında neden bu kadar tanıdık geliyor?
On sekiz yaşında ilk romanını yayımlayan, sonra yirmi yıl boyunca saray saatlerinin çarkları arasına çekilen Şule Gürbüz, Türk edebiyatının en sabırlı ve en tuhaf seslerinden biri.
Woolf’un Londra’sında bir haziran sabahı, Joyce’un Dublin’inde bir perşembe, Atay’ın romanında bir intihar haberi. Modernizm yüz yıl önce romanın saatini durdurdu; biz hâlâ o saatin içinde yaşıyoruz.
Büyük yayınevlerinin vitrinleri değil, küçük yayınevlerinin bodrum katları. İstanbul değil, taşra. Büyük anlatılar değil, kırık hafızalar. Çağdaş Türk edebiyatına bir sonbahar bakışı.
Kadıköy’ün sahaflarında geçen bir öğleden sonra, algoritmaların bize unutturduğu bir zevki, aradığımız kitabı bulamamanın zevkini hatırlatıyor.
Gümüşsuyu’nun yüz otuz ülkede izlenmesi, Türk dizisinin dünyaya ne sattığını ve karşılığında neyi kaybettiğini sorduruyor.
Halit Orhon’un İstanbul Modern’deki sergisi Son Seans, kapanan sinema salonlarını fotoğraflıyor; görüntüler güçlü, ama sergi onlara güvenmekte zorlanıyor.
İzmirli Seyyar Saz’ın ikinci albümü Yanık Devre, Anadolu rock’ının sesini kusursuzca yeniden kuruyor; sorun da tam olarak bu kusursuzlukta.
Leyla Sarıgül’ün ilk romanı Kat Mülkiyeti, Fatih’te aynı daireyi paylaşan üç kuşağı anlatırken asıl kahramanını eşyalarda buluyor.
Şişhane’de eski bir matbaa deposuna yerleşen Kumbara Topluluğu, yıkılacak bir hanın bekçisini anlatan Bekçi’de mekânı oyuncuları kadar ustalıkla kullanıyor.
Nazlı Ergüven’in ikinci filmi Kış Sezonu, Ayvalık’ta satılmak üzere olan bir aile otelini güzel bir ışıkla ama fazla nezaketle anlatıyor.