Boş Odaların Hesabı
Nazlı Ergüven’in ikinci filmi Kış Sezonu, Ayvalık’ta satılmak üzere olan bir aile otelini güzel bir ışıkla ama fazla nezaketle anlatıyor.
Ayvalık’ta sezon bir kapının kapanmasıyla değil, bir şezlongun katlanmasıyla biter. Nazlı Ergüven’in ikinci uzun metrajı Kış Sezonu tam bu sesle açılıyor: kuru, tahta, biraz da kesin. Kamera, Otel Kerime’nin bahçesinde son şezlongu toplayan altmışlık bir kadını uzaktan izliyor; kadın işini bitirince boş bahçeye bir süre bakıyor, sonra içeri giriyor ve film ilk on dakika boyunca bize tek bir müşteri göstermiyor. Bu, iyi bir başlangıç. Sorun, filmin geri kalanının bu cesareti pek az hatırlaması.
Hikâye tanıdık ve bunu saklamaya da çalışmıyor. Kerime Hanım (Gülsen Arda, bu yılın en ağırbaşlı performanslarından birinde), kocasından kalan on bir odalı oteli yirmi yıldır tek başına işletiyor. Ekim sonunda İstanbul’dan oğlu Tolga geliyor, cebinde bir otel zincirinin teklifiyle; ardından İzmir’de yaşayan kızı Ayten, cebinde hiçbir şeyle ama annesinin satmaması gerektiğine dair sarsılmaz bir inançla. Çehov’un Vişne Bahçesi'ni okumuş herkes, bahçenin satılacağını daha perde açılmadan bilir. Ergüven de biliyor ve filmini satışın kendisi üzerine değil, satışın neye mal olacağı üzerine kuruyor.
Filmin en iyi sahneleri bu muhasebenin ayrıntısında saklı. Tolga’nın tablet ekranında odaları birer birer “birim” olarak saydığı sahne, Kerime Hanım’ın aynı odaları kimin hangi yaz kaldığıyla saymasıyla kesiliyor. Yedi numara: balayına gelen Alman çift, boşandıktan sonra da ayrı ayrı gelmeye devam etmişler. Dokuz numara: her ağustos aynı romanı yarıda bırakan emekli bir hâkim. Bu kısa kurgu, iki dakikada iki ekonominin, birinin metrekareyle, ötekinin hatırayla ölçtüğü iki dünyanın çarpışmasını anlatıyor. Senaryo bu zekâyı ikinci yarıda bir daha bulamıyor.
Görüntü yönetmeni Kaan Orbay, Kuzey Ege’nin o zeytinyağı kıvamındaki ışığını yakalamakta kusursuz. Ekim güneşi taş duvarlara yatık düşüyor, deniz hiç turkuaz değil, kurşuni bir yeşil; kartpostal Ayvalık’ı burada yok ve iyi ki yok. Ama Orbay’ın kadrajları bir süre sonra kendi güzelliklerine fazlasıyla güvenmeye başlıyor. Her kapı aralığı, her yarı açık panjur sanki bir dekorasyon dergisi için çekilmiş. Ses tasarımı ise aynı titizliği daha az gösterişle sergiliyor: müzik neredeyse yok, ama rüzgârın panjurları zorladığı gecelerde boş otelin bütün odaları aynı anda konuşuyor gibi. Ev bir karakter olacaktı; film onu bir vitrine dönüştürüyor.
Daha ciddi bir eksik var. Otel, mübadelede boşalan bir Rum evinde. Film bunu biliyor: bir sahnede Ayten, sıvanın altından çıkan Rumca bir yazıyı parmağıyla takip ediyor, Kerime Hanım da “Biz geldiğimizde zaten boştu” diyor. Bu tek cümle, bütün filmi tersyüz edebilecek bir kapı. Satılmasın diye direnilen ev, aslında birilerinin hiç bırakmak istemediği ama bırakmak zorunda kaldığı bir evse, mirasın sahibi kim? Ergüven kapıyı aralıyor, içeri bakıyor ve nazikçe geri kapatıyor. Bu nezaket filmin her yerine sinmiş: kimse gerçekten bağırmıyor, kimse gerçekten haksız değil, kimse bir tabak bile kırmıyor.
Gülsen Arda bu nezaketin içinde bile bir çatlak bulmayı başarıyor. Kerime Hanım’ın oğluna “Sen buraya hep misafir gibi geldin” dediği an, filmdeki tek gerçek yara. Arda cümleyi öfkeyle değil, bir tür muhasebeci soğukluğuyla söylüyor; sanki bu alacağı yıllardır deftere işliyormuş da ancak şimdi tahsile karar vermiş gibi. Tolga’yı canlandıran Barış Ekinci ise rolün sığlığına teslim olmuş; karakter, senaryonun ona biçtiği “şehirli oğul” kalıbından bir an olsun çıkamıyor.
Ayten’i oynayan Meltem Saran ise filmin en ilginç ve en az kullanılmış kozu. Ayten annesinin oteli satmamasını istiyor, ama otelde bir gece bile kalmak istemiyor; her akşam İzmir’e dönmek için bir bahane uyduruyor, sonra dönmüyor. Saran bu kararsızlığı bir tür sinirli neşeyle oynuyor: annesinin yıllanmış masa örtülerini katlarken gülüyor, ağabeyiyle tartışırken gülüyor, sıvanın altındaki yazıyı bulduğunda ise ilk kez susuyor. Senaryo bu suskunluğun peşine düşseydi film bambaşka bir yere varabilirdi. Ama Ayten bir sonraki sahnede yine gülüyor ve ne bulduğunu hiçbir zaman öğrenmiyoruz.
Finali anlatmayacağım; tahmin edilebileceği kadar derli toplu olduğunu söylemekle yetineyim. Kış Sezonu iyi yapılmış, dürüst, zaman zaman dokunaklı bir film ve Türk sinemasının son yıllarda bolca ürettiği taşra melankolilerinin belirgin biçimde üstünde. Ama ilk sahnesindeki o katlanan şezlong, filmin geri kalanından daha çok şey söylüyor. Ergüven bir dahaki sefere evi kaybetmekten değil, evi kimden aldığımızı hatırlamaktan korkmayı denemeli. Bir otelin hikâyesi son misafir gittikten sonra başlar; bir evin hikâyesi ise ilk sahibi gittiğinde.