Müzik

Elektrikli Bağlamanın Yükü

İzmirli Seyyar Saz’ın ikinci albümü Yanık Devre, Anadolu rock’ının sesini kusursuzca yeniden kuruyor; sorun da tam olarak bu kusursuzlukta.

Yetmişlerden kalma bir lamba amfisinin önünde bir elektro bağlama.

Yetmişlerden kalma bir lamba amfisinin önünde bir elektro bağlama. · Fotoğraf: Unsplash

Dinle 3 dakika

Anadolu rock’ının yeniden doğuşu artık başlı başına bir tür, hatta bir sektör. Plak avcılarının yetmişlerin kırk beşliklerini Avrupa’da yeniden basmaya başladığı yıllardan bu yana Amsterdam’dan Berlin’e, Berlin’den İzmir’e uzanan bir hat elektrikli bağlamayı, fuzz pedalını ve uzun havayı yeniden keşfetti. İzmirli Seyyar Saz, bu hattın en titiz öğrencilerinden biri. İkinci albümleri Yanık Devre, bir saygı duruşu olarak kusursuz. Bir albüm olarak ise kafamda bir soru bırakıyor: saygı, hangi noktada korkuya dönüşür?

Önce hakkını verelim. Grup albümü Unkapanı’ndaki eski İMÇ binasının üst katlarından birinde, kaset döneminden kalma bir stüdyoda, analog bantla kaydetmiş ve bunu her saniyede duyuyorsunuz. Davul kuru ve yakın, bas sıcak; Okan Demirci’nin elektro bağlaması ise eski bir lamba amfisinden geçerken yetmişlerin o kenarı çatlamış tınısını tam olarak buluyor. Vokalist Ilgın Tekin uzun havaları bir rock şarkıcısı gibi değil, bir türkü okuyucusu gibi söylüyor; hançere geçişleri, gırtlak süslemeleri yerli yerinde. Açılış parçası “Bozkırda Amfi”, ilk otuz saniyesinde, bir koleksiyoncu plağı olarak satılsa kimsenin şüphelenmeyeceği bir sese ulaşıyor. Kapak bile bir alıntı: yetmişlerin Unkapanı plaklarını taklit eden turuncu bir tipografi ve ortada, objektife hafif tepeden bakan dört genç.

Ama işte, albümün sorunu tam da bu cümlede. Yanık Devre, 1972'de kaydedilmiş gibi duyulmak için 2026'da yapılmış bir albüm ve bu çabanın ağırlığı her parçaya çökmüş. Anadolu rock’ının ilk kuşağı, Erkin Koray’dan Moğollar’a, Cem Karaca’dan Barış Manço’ya, eskiyi taklit etmiyordu; tam tersine, ellerindeki halk müziğini Batı’dan gelen elektrikle çarpıştırıp ne çıkacağını görmek istiyordu. O kayıtlardaki ham ses bir estetik tercihten çok bir imkânsızlığın sonucuydu, çünkü daha iyi stüdyolar yoktu. Seyyar Saz ise o imkânsızlığı bir üslup olarak satın alıyor. Ortaya çıkan şey bir orijinal değil, çok iyi bir rekonstrüksiyon: camın arkasında, doğru ışıkla sergilenen bir tarihî eser.

Bu yüzden albümün ortası, ne kadar iyi çalınmış olursa olsun, birbirine benzeyen kapılarla dolu bir koridora dönüşüyor. “Kervan Geçti”, “Toz Toprak” ve “Gelin Ağıdı” aynı ritmik iskeleti, aynı fuzz tonunu, aynı tırmanan bağlama solosunu tekrarlıyor. Anonim bir Urfa uzun havasının yorumu bile, Tekin’in olağanüstü sesine rağmen, bir arşiv kaydı gibi kalıyor; parçanın sonundaki gitar patlaması tam beklediğiniz yerde geliyor ve tam beklediğiniz kadar sürüyor.

Sözler ayrı bir mesele. Tekin’in yazdığı şarkılar yetmişlerin toplumcu imgelerini, toprağı, alın terini, kervanı, gurbeti, adeta bir sözlükten seçer gibi topluyor. O yılların şarkıcıları bu kelimeleri bir gazete manşetinin aciliyetiyle kullanıyordu; grev, göç, kıtlık gündelik hayatın parçasıydı. Bugün aynı kelimeler bağlamlarından koparılmış birer dekor gibi duruyor. “Toz Toprak”ta Tekin Çukurova’nın pamuk tarlalarından söz ediyor; ama şarkıda tarlanın değil, bir arşiv fotoğrafının sıcağı var.

Sonra son parça başlıyor ve her şey değişiyor. Sekiz dakikalık “Sinyal Yok”, ucuz bir davul makinesiyle açılıyor. Demirci’nin bağlaması döngüye alınmış, kendi üzerine katlanıp bozuluyor; Tekin ise bir uzun havayı neredeyse bir telefon konuşması gibi, mırıldanarak söylüyor. Parça hiçbir yere varmıyor, varmak da istemiyor. Bu sekiz dakikada Seyyar Saz ilk kez ustalarını taklit etmeyi bırakıp onların yaptığını yapıyor: elindeki geleneği kendi zamanının gürültüsüyle çarpıştırıyor. O gürültü artık fuzz değil, sinyal kesintisi; ve grup bunu, belki de farkında olmadan, buluyor.

Seyyar Saz’ı geçen yaz Harbiye Açıkhava’da, yabancı bir grubun önünde çalarken izlemiştim. Sahnede bambaşka bir gruptular; programda olmayan on dakikalık bir doğaçlamayla, yerine henüz oturmamış bir kalabalığı ayağa kaldırmışlardı. Yanık Devre'de o grubun izi yalnızca son parçada var. Geri kalanı, bir ustalık sınavını geçmek için hazırlanmış gibi: doğru, temiz ve heyecansız.

Anadolu rock’ının yeniden keşfi her şeyden önce bir kurtarma operasyonuydu; unutulmuş kayıtları raflardan indirmek, kulakları onlara yeniden alıştırmak. Bu operasyon başarıyla tamamlandı. Şimdi soru, bu sesle ne yapılacağı. Seyyar Saz’ın şimdilik verdiği cevap, onu korumak. Ama koruma altına alınan şey, tanımı gereği, artık yaşamaz. Bir sonraki albümde grubun “Sinyal Yok”tan devam etmesini diliyorum; fuzz pedalının bir gün eskiyeceğini, yanıklığın ise hiç eskimeyeceğini bilerek.

Aras Çelik, tiyatro ve müzik eleştirmeni; şehrin küçük sahnelerini ve gece kulüplerini takip ediyor. Tüm yazıları →

“Elektrikli Bağlamanın Yükü” 27 Eylül 2026 tarihinde Kitap & Kültür bölümünde yayımlandı.

Kitap & Kültür bölümünden

Deneme

Hayalde Çektiğimiz Acılar

İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.

Şiir Üzerine

Whitman’ın Yapılacaklar Listesi

1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.

Şehir Mektubu

Kırk Yıllık Hatır

1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.

Kitaplar

Şefaat Yerine Seyahat

1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.