Işıklar Yandığında
Halit Orhon’un İstanbul Modern’deki sergisi Son Seans, kapanan sinema salonlarını fotoğraflıyor; görüntüler güçlü, ama sergi onlara güvenmekte zorlanıyor.
Bir sinemanın gerçek yüzünü görmek için film bittikten sonra, ışıklar yandığında salonda kalmak gerekir. O birkaç saniyede koltuklardaki yırtıklar, halıdaki lekeler, perdenin kenarındaki sararmış kumaş birden ortaya çıkar; az önce bir rüyanın içindeydiniz, şimdi bir odadasınız. Halit Orhon’un İstanbul Modern’in fotoğraf galerisinde açılan Son Seans sergisi, yirmi bir yıl boyunca o birkaç saniyenin peşine düşmüş bir fotoğrafçının arşivinden oluşuyor.
Orhon fotoğrafa 1994'te, Beyoğlu’nda bir sinemada makinist yardımcısı olarak çalışırken başlamış. Sergideki en eski kareler o yıllardan: kabinlerin içi, film bobinleri, bir projektörün yanında uyuklayan bir makinist. Sonra şehirdeki salonlar birer birer kapandıkça Orhon da onların izini sürmüş. Doksan iki fotoğrafın çoğu, bir sinemanın son gösteriminin ertesi günü ya da yıkımından önceki haftalarda çekilmiş. Yeşilçam Sokağı’nın salonları, Kadıköy’de bir çarşı sineması, Bakırköy’de bir yazlık sinemanın paslanmış iskemleleri ve elbette Emek. Ama 2013'te yıkılırken önünde toplanan kalabalık değil; yıkımdan önceki son kış, içeride, tek başına ve hâlâ kırmızı olan koltuklar.
Fotoğraflar çoğunlukla olağanüstü. Orhon boş bir mekânı bir portre gibi çekmeyi biliyor. Bir salonu uzun pozla, yalnızca çıkış levhasının yeşil ışığıyla aydınlatıyor ve koltuk sıraları, hâlâ birini bekliyormuş gibi, sabırlı bir kalabalığa dönüşüyor. Sergideki en çarpıcı iş, büyük boyda basılmış tek bir kabin fotoğrafı: projektör sökülmüş, yerinde dört cıvata deliği kalmış; duvardaki küçük gösterim penceresinden ise salona değil, karanlığa bakıyoruz. Bu kare bir sinemanın ölümünü bir yıkım makinesinden çok daha açık anlatıyor. Işığın çıktığı yer artık boş.
Serginin en sıcak bölümü ise yazlık sinemalara ayrılmış. Orhon, doksanların sonunda hâlâ ayakta olan birkaç açıkhava sinemasını gösterim saatinde, perdeye değil seyirciye dönerek çekmiş. Çekirdek çitleyen çocuklar, battaniyeye sarınmış yaşlı bir kadın, bir duvarın üstünden bedavaya film izleyen iki genç. Bu karelerde sinema bir bina değil, bir mahalle ritüeli; yüzler perdeden yansıyan ışıkla aydınlanıyor ve filmi görmesek de hangi sahnede olduğumuzu yüz ifadelerinden çıkarabiliyoruz. Bir fotoğrafta bütün sıra aynı anda gülüyor, bir başkasında herkes aynı anda nefesini tutmuş. Orhon’un kapalı salonları birer mezar taşı gibi, yazlık sinemaları ise bir aile albümü gibi çekmiş olması serginin en anlamlı karşıtlığı.
Sorun, serginin bu fotoğraflara güvenmemesinde. Küratörler her bölümün başına uzun, duygulu duvar metinleri koymuşlar. Metinler “kaybolan bir şehir”, “toplu hafızanın sessiz tanıkları”, “bir dönemin kapanışı” gibi ifadelerle dolu ve fotoğrafların zaten çok daha zarif biçimde söylediğini yüksek sesle tekrarlıyorlar. Bir odanın ortasına yerleştirilmiş eski bir projektör ve hoparlörlerden yükselen Yeşilçam film müzikleri, serginin nostaljiyi bir duygu olarak değil, bir hizmet olarak sunduğu izlenimini güçlendiriyor. Ziyaretçiler o odada uzun süre kalıyor ve telefonlarıyla projektörü fotoğraflıyor. Fotoğrafların önünde ise daha az kalıyorlar.
Bu küçük bir ironi değil. Son Seans sinemaların neden kapandığını sormuyor; ya da soruyor, ama cevabı yalnızca kira, rant ve alışveriş merkezi üçgeninde arıyor. Oysa İstanbul’un mahalle sinemalarını öldüren şeylerden biri de bizim değişen bakma alışkanlıklarımızdı: önce video kaseti, sonra televizyon, sonra cebimizdeki küçük ekran. Sergi bu ikinci hikâyeyi anlatmaya cesaret etseydi nostaljiden bir adım öteye geçip bir eleştiriye dönüşebilirdi. Orhon’un fotoğraflarında o eleştiri zaten var. Boş koltuklar yalnızca bir binanın değil, bir seyircinin de kaybını gösteriyor.
Yine de Son Seans'ı kaçırmayın. Serginin son odasında, Orhon’un 2015'te çektiği küçük bir dizi var: kapanan bir sinemanın yerine açılan bir mağazanın, eski fotoğraflarla aynı açıdan, aynı kadrajla çekilmiş görüntüleri. Raflar koltuk sıralarının tam yerinde duruyor; tavandaki spot ışıkları eski perdenin bulunduğu duvara bakıyor. İnsanlar hâlâ aynı yöne dönüyor, sadece artık başka bir şey izliyorlar. Sergi ocak sonuna kadar açık; hafta içi sabah saatlerinde, galeri neredeyse boşken gitmenizi öneririm. Boş bir salonda boş salon fotoğraflarına bakmanın tuhaf bir uygunluğu var.
Sergiden çıkıp müzenin aydınlık koridoruna adım attığınızda, gözleriniz ışığa alışmaya çalışırken bir an gerçekten bir sinemadan çıkmış gibi oluyorsunuz. Belki de serginin asıl başarısı bu: bizi bir salona geri götürmek değil, o salondan çıkarken yaşadığımız kısa körlüğü hatırlatmak. Karanlıkta birlikte oturmayı unutan bir şehir, ışıkları ne kadar parlak yakarsa yaksın, biraz daha az görür.