Kitaplar

Merdiven Boşluğunda Üç Kuşak

Leyla Sarıgül’ün ilk romanı Kat Mülkiyeti, Fatih’te aynı daireyi paylaşan üç kuşağı anlatırken asıl kahramanını eşyalarda buluyor.

Fatih’te eski bir apartmanın merdiven boşluğu, öğleden sonra ışığında.

Fatih’te eski bir apartmanın merdiven boşluğu, öğleden sonra ışığında. · Fotoğraf: Unsplash

Dinle 3 dakika

Romanlara verilen adların çoğu bir vaatte bulunur; Leyla Sarıgül’ünki bir tapu kaydı gibi duruyor. Ama Kat Mülkiyeti (Ardıç Yayınları), adının kuruluğunu daha ilk sayfasında affettiriyor. 1956'da Üsküp’ten gelen Hayriye, Fatih’te, Fevzipaşa Caddesi’ne iki sokak mesafedeki Hüsnübey Apartmanı’nın üçüncü katına taşındığı gün, kapının eşiğine bir avuç toprak serpiyor. Toprağı nereden getirdiğini kimseye söylemiyor. Roman, üç yüz seksen sayfa boyunca o toprağın kime ait olduğunu soruyor.

Kitap üç bölümden oluşuyor ve her bölüm aynı dairede yaşamış bir başka kuşağa ayrılmış. Hayriye’nin bölümü ellili ve altmışlı yıllarda geçiyor. Kızı Nermin’inki, seksenlerden iki binlerin başına uzanan yorgun ve öfkeli bir edebiyat öğretmeni hayatını izliyor. Torun Emre’ninki ise bugünde: boşandıktan sonra anneannesinin dairesine dönen, oturma odasındaki büfenin önünde bir Hollanda şirketine uzaktan yazılım yazan otuz beşlik bir adam. Yapı, Thomas Mann’ın Buddenbrooklar'ından beri bildiğimiz aile çöküşü yapısı; ama Sarıgül’ün sahnesi bir konak değil, doksan metrekarelik bir daire. Çöken şey burada bir servet değil, bir metrekare.

Hayriye’nin bölümü romanın en sessiz ama en sağlam temeli. Sarıgül, Üsküp’ten getirilen bir Türkçeyi, Rumeli ağzının o yumuşak ünlülerini, hiç karikatüre kaçmadan diyaloglara yerleştiriyor. Hayriye komşularıyla pek konuşmuyor; apartmanla konuşuyor. Kışın soba borusunun uğultusuyla, kapıcının sabah ezanından önce yıkadığı merdivenlerle, alt kattaki Rum terzinin dikiş makinesinin tıkırtısıyla. Terzi bir sabah dükkânını kapatıp gidiyor ve bir hafta sonra makine Hayriye’nin oturma odasında beliriyor. Nasıl geldiğini Sarıgül söylemiyor. Eşikteki toprağın sorusu ilk kez burada, bir dikiş makinesinin sessizliğinde yankılanıyor.

Sarıgül’ün en büyük yeteneği, eşyalara hafıza yüklemekte. Büfe, dikiş makinesi, hiç açılmayan bir gümüş takım, buzdolabının üstündeki dantel örtü roman boyunca el değiştiriyor, kırılıyor, satılıyor, geri alınıyor. Nermin’in, annesi öldükten sonra dikiş makinesini bir hurdacıya verdiği ve iki gün sonra Edirnekapı’da aynı makineyi bir vitrinde gördüğü sahne, son yıllarda okuduğum en iyi on sayfadan biri. Makineyi geri alıp almayacağını bilmeden vitrinin önünde dakikalarca bekliyor. Sarıgül ne bir iç sese başvuruyor ne bir geriye dönüşe. Sadece bir kadın, bir cam ve camda kadının kendi aksi.

Romanın ağırlık merkezi ortadaki bölüm. Nermin, edebiyatımızda pek rastlanmayan bir karakter: ne fedakâr bir anne ne de isyankâr bir kız. Sınıfta Tanpınar’ın Huzur'unu anlatırken kendi hayatında huzurun bir lüks olduğunu düşünen, kocasının sessizliğini bir mobilya gibi kabullenmiş, ama annesine duyduğu öfkeyi hiçbir zaman eskitememiş bir kadın. Sarıgül onun bölümünü kısa, kesik, neredeyse telgraf üslubunda cümlelerle yazıyor ve bu tutumluluk, Nermin’in içinde biriken şeyin büyüklüğünü dolaylı yoldan, apartman boşluğundan yankılanan bir ses gibi duymamızı sağlıyor.

Ne yazık ki Emre’nin bölümü bu yükü taşıyamıyor. Sarıgül’ün bugünü yazarken bir tür akustik sorunu var: telefon ekranları, yemek siparişi uygulamaları, görüntülü toplantılar cümlelerin içine bir katalog gibi diziliyor ve ortaya dönemin dokusu yerine dönemin envanteri çıkıyor. Emre’nin anneannesinin eşyalarını tek tek fotoğraflayıp ikinci el sitelerine koyduğu sahneler, kitabın en belirgin metaforunu, üç kuşağın biriktirdiğini dördüncünün dijital bir vitrine taşımasını, fazlasıyla açık biçimde sunuyor. Okur, yazarın tam olarak ne demek istediğini anlıyor; sorun da bu.

Mahallenin kendisi ise ilginç biçimde arka planda kalıyor. Fatih’in son yetmiş yıldaki dönüşümü, Rum ve Ermeni komşuların gidişi, Anadolu’dan gelenlerin doldurduğu sokaklar, Çarşamba’nın giderek değişen sesleri romanda hep bir pencere camının ardından duyuluyor. Bu bilinçli bir tercih olabilir; Sarıgül’ün evrenini kasten daireyle sınırladığını düşünmek isterim. Yine de okurken, her sabah pencereden baktığı sokakta Hayriye’nin bir kez olsun yürümesini istedim.

Kat Mülkiyeti bir ilk roman olarak dikkate değer: olgun, ölçülü ve sınırlarının bilincinde. Kusurları, ilk romanların neredeyse zorunlu kusurları; her şeyi söyleme isteği ve son bölümde kendine güvensizlik. Ama Sarıgül’ün gerçek bir romancı olduğu şüphe götürmüyor, çünkü kitabının en önemli sorusunu cevapsız bırakmayı biliyor. Son sayfada Emre, daireyi satıp çıkarken kapının eşiğine eğiliyor. Orada bir avuç toprak bulmuyor elbette. Ama doğrulurken ellerini yine de silkeliyor, sanki bir şey taşıyormuş gibi. Bazı miraslar tapuya geçmez; ellerde kalır.

Bora Tuncel, kitap ve televizyon eleştirmeni; sahafları dolaşmadığı günler pek olmuyor. Tüm yazıları →

“Merdiven Boşluğunda Üç Kuşak” 19 Eylül 2026 tarihinde Kitap & Kültür bölümünde yayımlandı.

Kitap & Kültür bölümünden

Deneme

Hayalde Çektiğimiz Acılar

İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.

Şiir Üzerine

Whitman’ın Yapılacaklar Listesi

1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.

Şehir Mektubu

Kırk Yıllık Hatır

1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.

Kitaplar

Şefaat Yerine Seyahat

1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.