Tiyatro

Yıkımdan Önceki Gece

Şişhane’de eski bir matbaa deposuna yerleşen Kumbara Topluluğu, yıkılacak bir hanın bekçisini anlatan Bekçi’de mekânı oyuncuları kadar ustalıkla kullanıyor.

Şişhane’deki eski matbaa deposu, seyirciler içeri alınmadan önce.

Şişhane’deki eski matbaa deposu, seyirciler içeri alınmadan önce. · Fotoğraf: Unsplash

Dinle 3 dakika

Seyirciye kapıda birer fener veriyorlar. Küçük, plastik, pili zayıf bir fener; bunu kasten mi seçtiler yoksa bütçe mi seçti, bilmiyorum, ama Tarık Sönmez’in Bekçi'sini izlerken elinizdeki ışığın her an sönebileceğini bilmek, oyunun en etkili dramaturjik araçlarından birine dönüşüyor. Şişhane’de, bir zamanlar bir matbaanın kâğıt deposu olan, bugün Mürekkep Sahne adını taşıyan üç katlı yapıda ne koltuk var ne sahne ne perde. Seyirci, oyuncuların peşinden kattan kata yürüyor ve neye bakacağına biraz da fenerinin nereye döndüğüne göre karar veriyor.

Oyun, Galata’da hakkında yıkım kararı çıkmış bir hanın son gecesinde geçiyor. Otuz yıldır hanın bekçiliğini yapan Sabri (Necdet Aydın), sabah iş makineleri gelmeden önce son turunu atıyor. Ona, dönüşüm projesi için son ölçümleri almaya gelmiş genç bir harita mühendisi, Nesrin (Derya Kılınç), eşlik ediyor. İlk perde bu iki insanın birbirini tartmasından ibaret: biri hanı bir enkaz, öteki bir ev olarak görüyor ve Sönmez bu çatışmayı, şaşırtıcı biçimde, ne bir ağıta ne de bir broşüre dönüştürüyor. Nesrin kötü kişi değil; Sabri de bir evliya değil. Bekçi, bazı kiracıların kirasını yıllarca cebinden ödediğini anlatırken gururlanıyor, bir sonraki odada ise aynı kiracıların geride bıraktığı eşyaları sattığını itiraf ediyor.

Necdet Aydın’ın oyunculuğu bu ahlaki dağınıklığı taşıyabilecek genişlikte. Yıllarca televizyonun babacan komşu rollerinde harcanmış bir oyuncu Aydın; burada, ağır adımlarla ve neredeyse fısıldayarak konuşan bir adamı oynarken bir anda ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Bir sahnede mühendisin ölçüm cihazını elinden alıp pencereden dışarı uzatıyor ve onu bırakıp bırakmamayı uzun uzun tartıyor. Seyircilerin fenerleri aynı anda o ele dönüyor. O birkaç saniye boyunca salon, ya da salonun yerini tutan o soğuk taş oda, tutulmuş tek bir nefese dönüşüyor.

Derya Kılınç’ın işi daha zor, çünkü Sönmez Nesrin’e Sabri kadar cömert davranmıyor. Mühendisin elinde bir ölçüm cihazı, bir dosya ve birkaç teknik terim var; geçmişi, ailesi, bu işi neden yaptığı neredeyse hiç anlatılmıyor. Kılınç bu boşluğu bedeniyle dolduruyor. Her odaya girdiğinde önce tavana, sonra kapıya bakıyor; bir binanın nereden çökeceğini kestirmeye çalışan birinin mesleki tedirginliği bu. Oyunun sonlarına doğru o bakışın bir alışkanlık değil, bir korku olduğunu anlıyoruz: Nesrin de bir zamanlar yıkılan bir evde büyümüş.

İkinci perde ise bambaşka bir oyun. Sönmez, hanın eski kiracılarını, bir terziyi, bir mücellidi, kırklı yıllarda dükkânını bırakıp gitmek zorunda kalan bir Rum matbaacıyı hayalet olarak sahneye çıkarıyor. Fikir anlaşılır: bina yıkılırken hafıza da kendi tahliyesini yapıyor. Ama hayaletlerin her biri kendi monoloğunu, kendi geçmişini, kendi kayıp nesnesini taşıyarak geliyor ve oyun yavaş yavaş bir müze turuna dönüşüyor. Yönetmen Ece Varol, ilk perdede o kadar ustaca kullandığı karanlığı burada video projeksiyonlarıyla dolduruyor; duvarlara eski Galata fotoğrafları yansıyor ve fenerlerimizin artık hiçbir işe yaramadığını fark ediyoruz. İlk perde seyirciye bakmayı öğretmişti; ikinci perde ona neye bakacağını söylüyor.

Yine de Varol’un mekân duygusu bu zaafları büyük ölçüde telafi ediyor. Deponun kendi sesleri, tavandan damlayan su, Tersane Caddesi’nden gelen bir korna, bir kat aşağıdaki merdiven boşluğundan yükselen rüzgâr, ses tasarımına öyle bir doğallıkla karışıyor ki hangisinin planlandığını ayırt etmek imkânsız. Bir ara pencerenin pervazına bir martı konup içeri bakıyor. Provalarda olmadığından eminim; ama oyunun en isabetli repliği gibiydi. Pratik bir not: oyun iki saat on dakika sürüyor ve bina ısıtılmıyor. Kalın bir palto ve merdivenlere dayanıklı ayakkabılar şart.

Oyunun asıl ironisi ise sahnenin dışında yaşanıyor. Kumbara Topluluğu’nun Mürekkep Sahne’deki kira sözleşmesi önümüzdeki bahar sona eriyor ve binanın butik otele dönüştürüleceği konuşuluyor. Yani Sabri’nin son gecesini izlediğimiz yer, kendi son mevsimini yaşıyor. Bu, oyunun dışarıdan devşirdiği ve tam olarak hak etmediği bir dokunaklılık olabilir. Ama İstanbul’da tiyatronun en iyi dekoru her zaman yıkılmak üzere olan bir şey olmuştur.

Bekçi kusursuz bir oyun değil; yarı yarıya kısaltılmış bir ikinci perdeyle neredeyse öyle olabilirdi. Ama son sahnede, Sabri anahtarları mühendise teslim edip fenerini söndürdüğünde ve seyirciler birer birer kendi fenerlerini kapattığında, depo zifiri bir karanlığa gömülüyor. Kimse kıpırdamıyor. O karanlıkta, şehrin geri kalanının nasıl bir hırsla aydınlatıldığını düşünüyor ve yıkımın bazen bir ışık meselesi olduğunu kavrıyorsunuz: biri sönmeden öteki yanmıyor.

Aras Çelik, tiyatro ve müzik eleştirmeni; şehrin küçük sahnelerini ve gece kulüplerini takip ediyor. Tüm yazıları →

“Yıkımdan Önceki Gece” 12 Eylül 2026 tarihinde Kitap & Kültür bölümünde yayımlandı.

Kitap & Kültür bölümünden

Deneme

Hayalde Çektiğimiz Acılar

İki bin yıl önce Seneca, genç bir dostuna kaygının panzehirini mektupla yolladı. Gece üçte tavana bakan herkes için o mektup hâlâ okunmayı bekliyor.

Şiir Üzerine

Whitman’ın Yapılacaklar Listesi

1855'te Brooklyn’de, adı kapağında bile yazmayan bir şair kendi kitabını bastı ve önsözüne, nasıl yaşanacağına dair tek nefeslik bir liste koydu. Liste bugün de vapurda okunmaya değer.

Şehir Mektubu

Kırk Yıllık Hatır

1550'lerde Tahtakale’de açılan iki dükkân, İstanbul’a yeni bir içecekten fazlasını getirdi: konuşmanın, dedikodunun ve muhalefetin mekânını. Kahvehanenin dört yüz yetmiş yıllık hikâyesi bir fincanın dibinde.

Kitaplar

Şefaat Yerine Seyahat

1630'da bir aşure gecesi, Unkapanılı bir genç rüyasında dilini sürçtürdü ve kırk yıllık bir yolculuğa çıktı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, dünyanın en verimli dil sürçmesinin kaydı.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.