Uzun Okuma

Kapının Yanındaki Çanta

İstanbul’da deprem bir olay olmaktan çok bir zaman kipi. Karot raporları, apartman toplantıları ve kapı dibinde bekleyen sırt çantalarıyla bir şehrin beklemeyi öğrenmesi üzerine.

Bakırköy’de, yetmişli yıllarda yapılmış apartmanlar akşam ışığında.

Bakırköy’de, yetmişli yıllarda yapılmış apartmanlar akşam ışığında. · Fotoğraf: Unsplash

Dinle 5 dakika

Feriha Akgün’ün kapısının yanında, ayakkabılığın üstünde, lacivert bir sırt çantası durur. Fermuarına kırmızı bir kurdeleyle plastik bir düdük bağlanmıştır. Çantanın içinde, Feriha Hanım’ın saydığı sırayla, altı küçük şişe su, iki paket kuru bisküvi, bir el feneri, yedek piller, tansiyon ve tiroit ilaçları, eski gözlüğü, tapusunun ve kimliğinin fotokopileri, bir paket ıslak mendil, katlanınca bir cüzdan kadar kalan gümüş renkli bir acil durum battaniyesi, küçük bir radyo, rahmetli kocasının vesikalık bir fotoğrafı ve yüz gramlık bir paket Türk kahvesi vardır. Kahvenin orada ne aradığını sorduğumda yetmiş bir yaşındaki emekli terzi bana, aptalca bir şey sormuşum gibi bakıyor. “Deprem olur da ölmezsek bir sabah olacak,” diyor. “Ben o sabahı kahvesiz karşılamam.”

Bakırköy’de, Kartaltepe’de, 1974'te yapılmış altı katlı bir apartmanın dördüncü katında oturuyor. Çantayı her yıl ağustosun on yedisinde açıp içindekileri kontrol ediyor; son kullanma tarihi yaklaşan bisküvileri yiyor, suları değiştiriyor, pilleri deniyor. Bu tarihin anlamını ona hatırlatmaya gerek yok. 1999'da, gece saat üçü iki geçe, aynı evdeydi; kocası onu kolundan çekip yataktan kaldırmış, kapı kasasının altına sokmuştu. Sarsıntı bitince merdivenleri karanlıkta inmişler, haftalarca parkta, komşuların getirdiği çadırlarda yatmışlar. Merkez üssü İzmit Körfezi’ydi; İstanbul o gece, bütün enkazına rağmen, kendi felaketini değil komşusunun felaketini yaşadığını düşünmüştü. Bu düşünce çeyrek asrı aşkın bir süredir şehrin içinde bir kıymık gibi duruyor: asıl deprem, henüz olmamış olan deprem.


İstanbul’da deprem bir olay olmaktan çok bir zaman kipidir. Şehir onu gelecek zamanla çekimler ama şimdiki zamanda yaşar. “Büyük deprem” diye, adı konmuş, tanıdık bir misafirden söz eder gibi konuşulur; nereden geleceği bellidir, ne zaman geleceği değil. Bilim insanları Marmara’nın altındaki fayın kırılmayı beklediğini yıllardır söylüyor; şehir de bunu, her uzun bekleyişte olduğu gibi, bir yandan ciddiye alıp bir yandan unutarak dinliyor. Bir kamyon geçerken vitrindeki bardaklar titreşir, bir masada konuşma yarıda kesilir, herkes aynı anda tavandaki lambaya bakar. Sonra biri telefonunu çıkarıp Kandilli’nin sayfasını yeniler. Sayfa bir şey göstermez. Konuşma kaldığı yerden devam eder, ama artık biraz daha yüksek sesle.

Beklemenin işaretleri şehrin her yerinde, ama kimse onlara uzun uzun bakmıyor. Sokak köşelerindeki yeşil “Acil Toplanma Alanı” tabelaları bazen bir okul bahçesini, bazen bir parkı, bazen de dört yanı apartmanlarla çevrili, bir otomobilin ancak sığacağı bir boşluğu gösteriyor. Apartman girişlerinde kimsenin okumadığı talimatlar, asansör aynalarının kenarına yıllar önce yapıştırılmış, rengi solmuş broşürler. Bir şehir korkusunu bu kadar çok yere yazıp bu kadar az okuyabilir; belki de tam bu yüzden yaşamaya devam edebilir.

6 Şubat 2023'te güneydeki şehirler yıkıldığında İstanbul bu bekleyişin ne demek olduğunu yeniden, bu kez televizyon ekranından öğrendi. O haftalarda inşaat mühendisi Gülay Sezer’in telefonu susmamış. Yirmi yıldır bina incelemesi yapıyor; kolonlardan karot denen silindir biçimli beton numuneler alıp laboratuvara gönderiyor, demirin paslanıp paslanmadığına, betonun içinde deniz kumu olup olmadığına bakıyor. “Benim telefonum sismograf gibidir,” diyor. “Küçük bir sallantı olur, ertesi sabah on kişi arar. Bir ay sakin geçer, kimse aramaz.”

Bir sabah onunla Zeytinburnu’nda bir apartmanın bodrumuna iniyoruz. Karot makinesi kolonun yüzüne vidalanıyor, su püskürterek dönmeye başlıyor; beton tozu gri bir çamura dönüşüp döşemeye akıyor. On dakika sonra makineden bilek kalınlığında, gri bir silindir çıkıyor. İçinde çakıl taşları, bir yerinde de apaçık seçilen, küçük, beyaz bir deniz kabuğu parçası var. Apartman yöneticisi önce silindire, sonra Gülay Hanım’a bakıyor. Gülay Hanım bir şey söylemiyor, numuneyi etiketleyip poşete koyuyor. “Laboratuvar söyleyecek,” diyor. Ama kabuk orada, herkesin gözünün önünde, kırk yıl önce bir kumsaldan alınıp bir kolona gömülmüş.

Gülay Hanım’ın asıl gözlemi ise teknik değil. İnsanların rapordan çoğu zaman bir sonuç değil, bir izin beklediğini söylüyor: ya gitmek için ya kalmak için. Raporu açıklarken yüzlere bakmayı öğrenmiş. Kötü bir sonuç bazen rahatlama getirir, çünkü nihayet bir karar verilmiştir. İyi bir sonuç da bazen hayal kırıklığıdır, çünkü taşınmak için bahane kalmamıştır. “Bir bina için en zor kelime ‘idare eder’dir,” diyor. “İnsan onunla ne yapacağını bilemiyor.”


Şirinevler’de, yirmi dört daireli bir apartmanın sığınağında, bir pazar öğleden sonrası kat malikleri toplanmış. Gündemde tek madde var: kentsel dönüşüm. Bina 1980'lerin başında yapılmış, karot sonuçları iç açıcı değil, iki müteahhitten teklif gelmiş. Toplantı, bu tür toplantıların hepsi gibi, teknik başlıyor, sonra bir aile meselesine dönüşüyor. Kat karşılığı oranları konuşulurken üçüncü kattaki emekli öğretmen Necdet Bey ayağa kalkıp kırk iki yıldır bu binada oturduğunu, çocuklarının burada büyüdüğünü, karısının burada öldüğünü söylüyor. Kimse ona itiraz etmiyor, çünkü söylediği her şey doğru; kimse ona hak da vermiyor, çünkü söylediği hiçbir şey kolonları güçlendirmiyor.

Toplantının en sessiz katılımcısı, kapının yanında ayakta duran genç bir kiracı. Oy hakkı yok; binanın yıkılıp yıkılmayacağına karar veremiyor, ama yıkılırsa nereye gideceğine kendisi karar vermek zorunda kalacak. Deprem korkusunun da bir sınıfı var. Ev sahibi raporu okuyup bina hakkında karar verir, kiracı raporu okuyup kendi hakkında. Oylama ertesi aya kalıyor. Necdet Bey merdivenleri ağır ağır çıkıp dairesine dönüyor ve kapısının yanındaki çantayı, çünkü onda da bir tane var, ayağıyla biraz daha duvara doğru itiyor.

Her bina yıkılmıyor. Kadıköy’de, Fenerbahçe’ye inen sakin bir sokakta, bir apartman bir yıldır iskelelerin içinde. Bina boşaltılmış, kolonları karbon lifli şeritlerle sarılmış, arka cephesine kalın betonarme perdeler eklenmiş. Dışarıdan bakan yıkım sanabilir; aslında olan, yaşlı bir bedene korse giydirilmesi. Sakinlerinden biri, mimar Leyla Tanrıverdi, güçlendirmeyi bir teslimiyet değil, şehirle yapılmış bir pazarlık olarak görüyor. “Yıkıp yeniden yapmak bir tür unutmaktır,” diyor. “Güçlendirmek, hatırlayarak düzeltmek. Ben hatırlamayı seçtim. Bu kolonların neresinin eksik olduğunu bilmek, bilmemekten iyi.”


Avcılar’da, 1999'da şehrin en ağır hasar gören semtlerinden birinde, yedi yaşındaki Deniz Yener okulda “çök, kapan, tutun” tatbikatı yapıyor. Eve geldiğinde bunu annesiyle babasına, Aslı’yla Burak’a, salonun ortasında, bir sirk numarasının ciddiyetiyle gösteriyor: masanın altına giriyor, başını kollarıyla kapatıyor, bir eliyle masanın ayağını tutuyor ve öylece bekliyor. Bitti mi diye sorduklarında “Öğretmen söyleyene kadar bitmez,” diyor. Aslı bunu anlatırken gülüyor, sonra gülmeyi bırakıyor. “Biz çocukken korkunun adı yoktu,” diyor. “Bunlar korkunun adıyla büyüyor. Hangisi daha iyi, bilmiyorum.”

Yener ailesinin de kapı yanında bir çantası var, üç kişilik. Bir mühendislik firmasında çalışan Burak çantayı bir proje gibi hazırlamış: maddeleri tek tek yazılmış, etiketlenmiş, şeffaf poşetlere ayrılmış. Liste buzdolabının kapağında, bir mıknatısın altında duruyor. Ama geçen ay çantayı kontrol ederken listede olmayan bir şey bulmuşlar: Deniz’in kulağı sökük, pelüş tavşanı. Kimse ne zaman konduğunu bilmiyor. Deniz’e sorduklarında omuz silkmiş. “O da korkar,” demiş. Burak tavşanı çıkarmamış. Listeye de eklememiş; bazı şeyler listeye girmez.


Deprem çantası tuhaf bir nesnedir. Bir felaket için hazırlanır, ama içinde felaketin kendisine dair hiçbir şey yoktur. Enkazın altında düdük işe yarar, kahve yaramaz, pelüş tavşan hiç yaramaz. Çantanın içindekiler depremin değil, depremden sonraki günün malzemesidir. Bu yüzden onu hazırlayan herkes, farkında olsun olmasın, bir varsayımla işe başlar: bir sonraki gün gelecek. Bu şehirde kaderciliği hazırlıktan ayıran ince çizgi tam da burada, ayakkabılığın üstünde durur. “Ne olacaksa olur” diyen de, “Hazırlıklı olmak lazım” diyen de aynı semtte, aynı apartmanda, bazen aynı insanın içinde oturur.

Bu ağustos, kontrol gününde, Feriha Hanım bisküvileri ve suları yeniledikten sonra kahve paketini de çıkarmış. Son kullanma tarihi geçmemiş, ama kokusu gitmiş. Yerine yenisini koymuş; eskisini cezvede kendisi için pişirip balkona çıkmış, içmiş. Bunu anlatırken yüzünde bir suç ortaklığı gülümsemesi var. “Bir yıl bekledi,” diyor, kahveden söz ederek. “Hak etti.” Konuşurken aşağıdan bir otobüs geçiyor, kırmızı kurdeleli düdük ayakkabılığın üstünde hafifçe sallanıyor. Feriha Hanım başını kaldırıp bir an bakıyor, sonra kaldığı yerden devam ediyor. Bu şehirde yazılmış en iyimser metin belki de budur: ertesi sabaha inanan birinin hazırladığı, kapının yanında bekleyen bir çanta.

Kerem Yalçın, İstanbul’un ekonomisi, kentsel dönüşüm ve deprem hazırlığı üzerine haberler ve uzun yazılar yazıyor. Tüm yazıları →

“Kapının Yanındaki Çanta” 28 Eylül 2026 tarihinde Dergi bölümünde yayımlandı.

Dergi bölümünden

Şehir Mektubu

Porsuk’un Kıyısında Bir Mektup

Öğrencilerin şehri, tramvayın şehri, lületaşının ve çiböreğin şehri. Eskişehir, İstanbul’dan iki buçuk saat uzakta, başka bir zaman diliminde yaşıyor gibi.

Şehir Mektubu

Vapurun Son Seferi

Kırk yıldır aynı hatta çalışan bir kaptan, emekliliğinden önceki son haftasında Boğaz’ı anlatıyor.

Portreler

Tersine Kazınan Harfler

Kapalıçarşı’nın hanlarında elle çalışan son kuşak ustalar, makinenin kırk saniyede yaptığını hâlâ bir buçuk saatte yapıyor. Zincirli Han’da bir hakkâkın tezgâhı başında bir hafta.

Şehirde Neler Var

Gecenin Sesleri

Yirmi iki kişilik bir caz barı, deniz bülteninden besteler, kemençeyle tekno, bir avluda fasıl ve kira artışları üzerine bir şarkı üçlemesi.

Şehrin en iyi yazıları, her pazar sabahı.

Yalnızca İstanbul okurlarına: haftanın seçkisi, öyküler ve karikatürler.