Simidin Hesabı
Un fiyatları yükseldikçe Eminönü’nde otuz yıldır simit satan bir adamın defterinde susamın da sabrın da hesabı tutuluyor.
Yaşar Koç sabahın beşinde Unkapanı’ndaki fırının önünde, kepenk yarıya kadar açılmışken sırasını bekliyor. İçeriden taşan sıcaklık soğuk havaya çarptıkça kaldırımda incecik bir buhar yükseliyor; pekmezin ve kavrulmuş susamın kokusu bütün sokağa yayılıyor. Yüz yirmi simidi tahta tablasına diziyor, tablayı eskiden olduğu gibi başına değil, kırmızı, camlı, tekerlekli arabasına yerleştiriyor ve Eminönü’ne doğru itmeye başlıyor. Elli sekiz yaşında. Otuz yıldır bu işi yapıyor ve otuz yıldır her sabah kendine aynı iki soruyu soruyor: Bugün kaç tane satacağım, kaçtan satacağım?
İkinci sorunun cevabı son yıllarda giderek daha az onun elinde. Simit görünüşte basit bir şeydir: un, su, tuz, maya, biraz pekmez ve bolca susam. Ama bu basitlik aldatıcı. Unun fiyatı buğdayın hasadına, kurun ne yaptığına, değirmenin elektrik faturasına bakar; susamın önemli bir kısmı ithal edilir ve dövizle alınır; pekmez Anadolu’nun bağlarından gelir, kurak yıllarda pahalanır. Fırın bütün bunları, bir de kendi doğalgazını, kirasını, ustasının maaşını toplayıp tek bir rakama çevirir ve o rakamı her sabah Yaşar’a söyler. Yaşar da o rakamın üstüne, kaldırımdaki müşterinin cebine sığacak kadar bir şey koymak zorundadır. Fırıncı da bu düzenden memnun değil. “Herkes bize kızıyor,” diyor fırının sahibi Hamdi Bey, hamur teknesinin başından başını kaldırmadan. “Ama un çuvalının üstündeki fiyatı ben yazmıyorum.”
“Ben simit satmıyorum,” diyor, arabasının camını ceketinin koluyla silerken. “Aradaki farkı satıyorum. Fark küçüldükçe ben küçülüyorum.” Bir defteri var; sayfalar ortadan ikiye bölünmüş, solda fırına ödenen, sağda kaldırımdan toplanan. Bu yıl arabasının camındaki fiyat kartonunu üç kez değiştirmiş. Her seferinde fırın önden gitmiş, o arkasından, isteksizce. Çünkü bu kaldırımda fiyatı artırmak bir rakamı değil, bir alışkanlığı değiştirmek demek.
Yedi buçukla dokuz arasında Yaşar’ın günü bir saat gibi işliyor. Vapurdan inen kalabalık arabasının önünden bir dalga gibi geçiyor; bazıları hiç durmadan, yürürken parayı uzatıp simidi kapıyor. Yaşar bu alışverişi, bir hokkabazın el çabukluğuyla, neredeyse bakmadan yapıyor: bir elinde kâğıda sarılmış simit, öbüründe para üstü. Müdavimlerini yüzlerinden çok ayakkabılarından tanıyor, çünkü günün büyük kısmını arabasının camına eğilerek geçiriyor. Kahverengi, burnu aşınmış mokasenler her sabah iki simit alır, biri kendisine, biri karısına. Beyaz spor ayakkabılar, bir lise öğrencisininkiler, parasını çoğu zaman ertesi gün verir.
Simidin İstanbul’daki yeri ekmekten de, çaydan da farklıdır. Ekmek eve girer, çay masaya oturur; simit yolda yenir. Vapura koşan memurun, sınava geç kalan öğrencinin, iskeleden inen işçinin, cebinde son bozukluğu kalan herkesin ayakta yiyebileceği tam bir öğündür. Bu yüzden simidin fiyatı bu şehirde gayriresmî bir enflasyon göstergesi gibi okunur. İstatistiklerin ne söylediğini çoğu insan bilmez, ama simidin geçen yıl kaça olduğunu herkes bilir. Yaşar bunu her fiyat değişikliğinde müşterilerinin yüzünde görüyor. Kimse kızmıyor. Daha kötüsü, kimse şaşırmıyor.
Bir de ağırlık meselesi var. Müşterilerin bir kısmı simidin küçüldüğünden emin. Yaşar bir tanesini alıp avucunda tartıyor, gözlerini kapatıyor. “Bir lokma,” diyor sonunda. “Yıllar içinde bir lokma gitti. Ama bunu fırına söylesem fırın değirmene söyler, değirmen kime söyler, bilmiyorum.” Sonra kendini düzeltiyor, yarı şaka: “Belki de simit küçülmedi. İnsanlar daha aç.”
Saat ona doğru kalabalık seyreliyor. Tablada otuz kadar simit kalmış. Yaşar arabasını Yeni Cami’nin avlusuna bakan köşeye çekiyor, yandaki çay ocağından bir çay alıyor ve martıların gözünü dikip beklediği yerde, kendisi de bekliyor. Öğleden sonraya kalan simit bayatlamaya yüz tutar; akşama kalanı kimse taze diye almaz. Bazı simitçiler kalanları ertesi sabah “dünkü simit” diye yarı fiyatına satar, bazıları güvercinlere ufalar. Yaşar ikisini de yapmıyor.
Öğleye doğru arabasının yanına yaşlı bir adam geliyor. Avucundaki bozuk paraları saymadan uzatıyor. Yaşar paraya bakmadan iki simit veriyor, birini kâğıda sarıyor. Sonra iki çocuğuyla bir kadın geliyor; çocuklara birer tane, kadına, ısrarla, bir tane daha. Bunların hiçbiri deftere girmiyor. Defterde yalnızca iki sütun var: fırına ödenen ve kaldırımdan toplanan. Üçüncü bir sütunun, verilenlerin sütununun neden olmadığını soruyorum. Cevap vermeden önce bir süre camı siliyor. “Onu yazsam bu iş batar,” diyor. “Vermesem ben batarım.”