Akşam, İki Ses Arasında
Akşam ezanıyla Karaköy’e yanaşan bir vapurun düdüğü arasında, şehrin bir an için sustuğu yer.
Önce Üsküdar başlar.
Sonra karşıdan Beşiktaş, bir nefes geriden,
sonra adını bilmediğim bir tepeden üçüncüsü,
saatini kimseye ayarlatmamış yaşlı bir adam gibi.
Bir vapur düdüğü girer araya,
kalın, tek heceli, biraz da mahcup:
Karaköy’e yanaşıyorum, kusura bakmayın,
benim de bir vaktim var.
Bir an üst üste biner ikisi,
biri göğe doğru uzanan bir cümle,
öteki iskeleye doğru eğilen bir omuz.
Martılar hangisine ait olduklarını bilmeden
ikisinin arasında asılı kalır, kanatları açık.
Kız Kulesi’nin ışığı yanar, kimse yakmamış gibi.
Bir çaycı tepsisini indirir, dinler, kaldırır.
Salacak’ta bir kadın ellerini dizlerine koyar,
otuz yıldır her akşam yaptığı gibi
iki sesin bittiği yeri bekler.
Çünkü bir an gelir, ezan da düdük de susar
ve şehir, kendi gürültüsünün altında,
bir kuyunun dibi kadar sessizleşir.
O anda her şey duyulur:
bir çapa zinciri, bir çocuğun adı,
Asya’yla Avrupa arasında bir yerde
ince belli bir bardağın tabağına bırakılışı.
Sonra yine başlar her şey.
Ama ben o anı biliyorum artık,
cebimde eski bir vapur jetonu gibi taşıyorum,
hangi iskeleye çıkacağımı bilmeden.