Kedilerin Belediyesi
İstanbul’un sokak kedileri hem kimsenin hem herkesin. Cihangir’in yokuşlarında onları besleyen gayriresmî ağ, şehrin en istikrarlı kurumlarından biri.
Sabahın altı buçuğunda Firuzağa’nın dik sokaklarında bir pazar arabasının tekerlekleri parke taşlarında takırdıyor. Arabayı iten, altmış altı yaşındaki Müzeyyen Tokgöz. İçinde on beş kiloluk bir kuru mama çuvalı, plastik su şişeleri, bir paket yaş mama, bir rulo poşet ve kurşunkalemle doldurulmuş, köşeleri kıvrılmış bir defter var. İlk durak, bir apartman girişinin yanındaki iki taş basamak. Müzeyyen Hanım daha arabayı durdurmadan basamakların arkasındaki boşluktan üç kedi çıkıyor: bir sarman, bir tekir ve tek gözlü, adı Amiral olan siyah bir erkek. Kahvaltı altı otuz ikide başlıyor. Her gün, altı otuz ikide.
Müzeyyen Hanım’ın rotasında on yedi durak, defterinde altmışa yakın isim var. Kimin kısırlaştırıldığını, kimin aşısının yapıldığını, kimin geçen kış öksürdüğünü, kimin bir süredir görünmediğini o defterden takip ediyor. Kulağının ucu hafifçe kesik olan kedilerin belediye veterinerinde kısırlaştırılıp yerine bırakıldığını biliyor; kesik olmayanları kendi listesinde bir yıldızla işaretlemiş. “Burası benim mahallem değil,” diyor, yokuşu göstererek; kendisi aşağıda, Tophane’de oturuyor. “Onların mahallesi. Ben vardiyalı çalışıyorum.”
İstanbul’un sokak kedileri şehrin her yerinde oldukları kadar her yerine aittir. Bir dükkânın vitrininde, bir caminin avlusunda, bir arabanın kaputunda, bir apartmanın kalorifer menfezinin üstünde uyurlar ve uyudukları yer o anda onlarındır. Kimse sahiplerinin kim olduğunu sormaz, çünkü cevap herkesin bildiği ama kimsenin yazıya dökmediği bir anlaşmadır: kimse ve herkes. Kanun sokak hayvanlarının bakımını belediyelere bırakır; ama bir kedinin bir sabah aç kalıp kalmayacağına çoğu zaman ne kanun karar verir ne belediye. Mahalle karar verir.
Bu mahalle kararı dışarıdan dağınık görünür, ama içeriden bir kurum gibi işler. Bakkal Hüseyin Bey her sabah dükkânın önüne bir kap su koyar ve kabın dolu olup olmadığını müşterisinden önce kontrol eder. Köşedeki kafe, kapanışta kalan sütü kediler için bir kâseye boşaltmaz, çünkü Müzeyyen Hanım bir kez kediye süt verilmeyeceğini anlatmıştır ve anlatışı unutulacak türden değildir. Üst kattaki emekli bir doktor yağmurlu günlerde merdiven altına karton evler kurar. Mahallenin bir de mesajlaşma grubu var: adı Firuzağa Kedileri, yüz kırk üyesi var. Grupta kayıp kedi ilanları, veteriner randevuları ve ayda bir, kimin hangi gün kimin yerine mama dağıtacağını gösteren bir vardiya çizelgesi paylaşılıyor.
Her kurum gibi bunun da muhalefeti var. Geçen yıl bir apartman yöneticisi, bina girişindeki kedi evini “görüntü kirliliği” gerekçesiyle kaldırtmış; ertesi sabah kedi evi yan binanın girişinde, yeni boyanmış ve üstüne el yazısıyla “Kiracı” yazılmış olarak belirmiş. Kimin yaptığını kimse bilmiyor. Ya da herkes biliyor, ki bu aynı şey. Bazı sakinler kedilerin çöpleri dağıttığından, bazıları gece kavgalarından şikâyetçi. Müzeyyen Hanım bu şikâyetlere kızmıyor, cevap veriyor: kısırlaştırılmış kedi pek kavga etmez, düzenli beslenen kedi çöp karıştırmaz. Mahalledeki anlaşmazlıklar onun ağzında, bir meclis tutanağının sabrıyla çözülüyor.
İstanbul’un kedilerle ilişkisi elbette yeni değil. Osmanlı vakıflarının sokak hayvanları için de pay ayırdığı, kasapların kedi payını ayrı tuttuğu anlatılır. Bu yüzyılda ilişki yalnızca biraz daha görünür oldu. Ayasofya’nın kedisi Gli dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin fotoğraflarına girdi, Kedi adlı belgesel şehrin kedilerini başka şehirlerin sinema salonlarına taşıdı, Ziverbey’de bir apartmanın önünde yıllarca yan yatan şişman tekir Tombili öldüğünde ona bir heykel dikildi. Heykel hâlâ orada, yan yatmış, bir patisi kaldırımın kenarından sarkıyor. Başını okşayanlar, bazen farkında olmadan, bir kediye değil bir kuruma selam veriyor.
Bir kurumun ne kadar sağlam olduğunu anlamak isterseniz, kurucusu ortadan çekildiğinde ne olduğuna bakın. Geçen kış Müzeyyen Hanım zatürreden on bir gün hastanede yattı. İlk sabah grupta bir mesaj belirdi: defterin fotoğrafları, sayfa sayfa. On yedi durak, altmış isim, isimlerin yanına düşülmüş notlar, Amiral’in tek gözü için damla. Bir saat içinde vardiya çizelgesi doldu. Bir üniversite öğrencisi, bir taksici, bakkal Hüseyin Bey ve emekli doktor on bir gün boyunca rotayı bölüşüp yürüdüler. Müzeyyen Hanım taburcu olduğu sabah yokuşu nefes nefese çıkıp ilk durağa vardığında, iki taş basamağın üstünde temiz bir kap, taze su ve bir kâğıt parçası buldu. Kâğıtta yalnızca bir saat yazıyordu: 06.32. Kediler bir öğün bile aç kalmamıştı. Amiral, her zamanki gibi, teşekkür etmedi.