Karşı Fener
Rumeli Feneri’nin gece bekçisi, yirmi iki yıl boyunca her gece saat ikide karşı kıyıdan gelen bir sesle konuşur ama sesin sahibini hiç görmez.
Hikmet Rumeli Feneri’ne geldiğinde otuz dört yaşındaydı. Lamba o zamanlar da kendi kendine dönüyordu; bekçinin işi ona bakmaktı. Hikmet yirmi iki yıl boyunca baktı.
Fener köyün ucunda, denize inen kayalıkların üstündeydi. Kışın poyraz kulübenin camlarını öyle döverdi ki Hikmet bazı geceler telsizi duyabilmek için kulağını hoparlöre dayardı. Yazın ise rüzgâr kesilir, aşağıda balıkçıların motorları sabaha karşı birer birer çalışır, deniz yağ gibi dururdu.
Gece vardiyası akşam sekizde başlar, sabah sekizde biterdi. Arada yapılacak işler tek bir deftere sığardı: saat başı lambanın dönüşünü kontrol etmek, jeneratörün yakıtına bakmak, görüş mesafesini yazmak, geçen gemilerin adlarını, okuyabildiyse, not etmek. Bir de gece ikide karşı kıyıyı aramak.
Karşı kıyı Anadolu Feneri’ydi. Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı ağızda iki fener birbirine bakardı, gemilere kapının nerede olduğunu söyleyerek. Hikmet kulübenin penceresinden karşının ışığını görürdü: suyun üzerinden geçen kısa, beyaz bir süpürüş, sonra karanlık, sonra yine. Kendi ışığını hiç göremezdi. Bunu ona ilk gecesinde, kendisinden önceki bekçi söylemişti, ceketini giyip kapıdan çıkarken: “Kendi fenerini görmezsin. Karşıdakini görürsün. Alışırsın.”
Gece ikide on altıncı kanaldan çağırır, yetmiş ikiye geçerlerdi.
“Anadolu, Anadolu, burası Rumeli.”
“Rumeli, Anadolu dinliyor. Yetmiş iki.”
Sonra yetmiş ikide, kısa ve resmî: “Işık normal, görüş on mil, poyraz, kuvvet üç.” “Burada da normal. Sis yok.” İlk yıllarda konuşma bundan ibaretti.
Sesin bir kadına ait olduğunu ilk geceden biliyordu; ondan fazlasını değil. Yaşını bilmiyordu, yüzünü bilmiyordu, Anadolu Feneri’ne nereden, nasıl geldiğini bilmiyordu. Kadın onun adını biliyordu, çünkü Hikmet ilk hafta, acemiliğinden, kendini tanıtmıştı. Kadın da bir keresinde, yedinci ya da sekizinci yıl, adını söylemişti; ama tam o anda bir yük gemisinin kaptanı kanala dalmış, kalın bir İngilizceyle Kavak’a ne kadar kaldığını sormuş, isim o sesin altında kalmıştı. Hikmet tekrar sormadı. Tekrar sormak, ilk seferinde duymadığını itiraf etmek olurdu. Duymadığını itiraf etmek de duymayı ne kadar istediğini.
Konuşmalar yıllar içinde uzadı, ama hiçbir zaman çok uzamadı. Kadın ona sisin Anadolu yakasına her zaman yirmi dakika önce vardığını söylerdi; Hikmet saatine bakıp beklerdi ve sis gerçekten de yirmi dakika sonra gelirdi, karşının ışığını önce bulanıklaştırıp sonra yutarak. Hikmet ona yunusları anlatırdı, bir de bir eylül sabahı, vardiyanın son saatinde, Boğaz’ın üzerinden saatlerce geçen leylekleri. Kadının bir kedisi vardı. Adı yoktu, kadın ona yalnızca “kedi” diyordu: “Kedi yine lambanın oraya çıktı.” Hikmet gülerdi. Bir kış gecesi kadın, radyoda çalan bir şarkıyı telsizin mikrofonuna tutup sonuna kadar dinletti. Hikmet şarkının adını sormadı. Hâlâ bilmiyordu, ama ilk notasını duysa tanırdı.
Onun yüzünü hayal etmemeye çalıştı. Yine de bazı geceler, karşının ışığı suyun üstünden geçerken, ışığın ardında bir pencere, pencerenin önünde bir çaydanlık, çaydanlığın yanında adı olmayan bir kedi görür gibi olurdu. Yüz yoktu. Yüzün olacağı yerde ışığın kendisi vardı.
Annesinin hastalığını ondan başka kimseye anlatmamıştı. Annesi öldüğü gece, saat ikide, Hikmet karşıyı çağırdı, yetmiş ikiye geçti ve “Burada normal” diyemedi. Başka bir şey de diyemedi. Kadın bir şey sormadı. Yalnızca düğmeye bastı ve bırakmadı. On dakika kadar hiçbir şey söylemeden basılı tuttu; Hikmet o on dakika boyunca onun nefesini, arkasında esen rüzgârı, kedinin bir yerden bir şey devirdiğini duydu. Sonra kadın düğmeyi bıraktı ve kanal yeniden hışırdamaya başladı.
Bir keresinde kadın, “Bir gün Kavak’a gel, balık yeriz,” dedi. Hikmet, “Gelirim,” dedi. Gitmedi. Neden gitmediğini kendine de pek açıklayamadı. Karşıya geçmek için önce köyden Sarıyer’e inmek, oradan Rumeli Kavağı’na gitmek, orada karşıya geçen motoru beklemek gerekiyordu; bir sabahın yarısı. Oysa ses her gece bunların hiçbirine ihtiyaç duymadan geçiyordu. Belki de yalnızca bir yüzün bir sesi bozmasından korkuyordu. Kadın bir daha sormadı. Hikmet bunu her zaman bir incelik olarak saydı, bazen de bir cevap olarak.
Mart ayında bir yazı geldi. Fenerler bundan böyle bir merkezden, ekranlardan izlenecek, gece bekçiliği kadrosu kaldırılacaktı. Hikmet yazıyı iki kez okudu, katladı, defterin arasına koydu. O gece ikide kadına söylemedi. Kadın da ona bir şey söylemedi. Ertesi gece ikisi de konuşmanın başında bir saniye fazla bekledi ve Hikmet ikisinin de bildiğini anladı.
Nisanda bir pazar, vardiyadan çıkınca otobüse binip Rumeli Kavağı’na indi. İskeledeki kulübeden bir bilet aldı. Motor geldi, yolcular bindi, halatlar çözüldü. Hikmet iskelenin ucunda, elinde bilet, motorun karşı kıyıya doğru küçülüşünü izledi. Sonra bileti katlayıp cüzdanına koydu ve otobüs durağına yürüdü.
Defteri teslim etmeden önceki hafta eski sayfaları karıştırdı. Yirmi iki yılın her gecesi için aynı satır vardı: “02.00 — Anadolu ile muhabere. Normal.” Sekiz bine yakın kez yazılmış aynı birkaç kelime; hiçbirinde ne konuşulduğu yoktu.
Son gece hava açıktı. Hikmet akşamüstü, vardiya başlamadan, merdivenleri çıkıp lambanın camlarını sildi; yirmi iki yılda hiç o kadar özenle silmemişti. Saat ikide çağırdı.
“Anadolu, burası Rumeli.”
“Rumeli, Anadolu dinliyor.”
Yetmiş ikiye geçtiler. “Işık normal,” dedi Hikmet. “Görüş on iki mil. Rüzgâr yok.”
“Burada da normal.” Bir duraklama. “Seninki bu gece daha parlak.”
“Camları sildim.”
Kanal bir an hışırdadı.
“Ben de,” dedi kadın.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Işıkları yanık bir tanker, aralarından ağır ağır Karadeniz’e çıktı.
Kadın, Poyrazköy’e, kız kardeşinin evine taşınacağını söyledi. Hikmet de Rumelifeneri köyünde, balıkçı limanının üstünde bir oda tuttuğunu. “Oradan senin ışığın görünüyor,” dedi, sonra düzeltti: “Anadolu’nun ışığı.”
Kadın güldü. Hikmet o gülüşü ilk hecesinden tanırdı.
“Ben yıllardır seninkine Hikmet’in ışığı diyorum,” dedi kadın. “Yarından sonra da öyle diyeceğim.”
Hikmet düğmeye bastı. Adını sormak istiyordu. Sorunun ağzında nasıl duracağını, kadının nasıl cevap vereceğini, cevabın bu kez de bir geminin altında kalıp kalmayacağını düşündü. Sonra düğmeyi bıraktı, yeniden bastı ve “İyi vardiyalar,” dedi.
“İyi vardiyalar, Rumeli.”
“Rumeli kapatıyor.”
“Anadolu kapatıyor.”
Hikmet deftere son satırı yazdı: “02.00 — Anadolu ile muhabere. Normal.” Kalemi bir süre kâğıdın üstünde tuttu, sonra hiçbir şey eklemeden defteri kapadı.
Köydeki oda soğuktu, penceresi denize bakıyordu. Hikmet eşyalarının çoğunu kolilerden çıkarmadı. Fenerden yanında getirdiği, iade etmesi gerektiği hâlde etmediği tek şey eski bir el telsiziydi.
Gündüzleri limanda balıkçıların ağlarını onarmalarına yardım etti; ellerinin bir işe ihtiyacı vardı. Kimse ona fenerden söz etmedi. Köyde herkes fenerin artık bekçisiz yandığını biliyordu, Hikmet’in de bunu bildiğini.
İlk haftalarda saat ikide kendiliğinden uyandı. Sonra uyanmayı bir alışkanlıktan bir karara çevirdi. Kalkar, pencerenin önüne bir sandalye çeker, telsizi yetmiş ikiye ayarlar, karşının ışığına bakardı. Artık kimsenin bekçiliğini yapmadığı ışık tam zamanında dönüyordu. Kanal hışırdıyordu. Hikmet dinliyordu.
Ocak sonunda, poyrazlı bir gece, hışırtı birden kesildi. Kanala biri girmişti. Kimse konuşmuyordu. Telsizden yalnızca o kendine özgü, dolu sessizlik geliyordu: birinin bir yerde düğmeye basıp bırakmadığı, söyleyecek bir şeyi olmadığı ya da olduğu hâlde söylemediği bir sessizlik. Arkada, çok uzaktan, bir rüzgâr. Belki bir kedi. Belki hiçbir şey.
Sessizlik bir dakika kadar sürdü. Sonra düğme bırakıldı ve kanal yeniden hışırdamaya başladı.
Hikmet telsizi kucağına aldı. Kendi düğmesine bastı ve basılı tuttu. Onun da söyleyecek bir şeyi yoktu; yirmi iki yılda öğrendiği şey, bunun gerekmediğiydi. On dakika sonra bıraktı.
Karşıda ışık, suyun üzerinden bir kez daha geçti, tam zamanında.